Thomson Kitabevi 'Geçmiş'
Bölüm 1: Kitabevim
Edinburgh
Güneş o sabah sadece görünmek için gökyüzündeydi; ısıtmak, ekim tercihleri arasında yer almıyordu. Ayaz paltomun içine nüfuz etmeden aceleyle kitapçı dükkanıma girdim. Soğuktan nasibini alan dükkanımın ısınması için elektrikli ısıtıcıyı açtım. Isıtıcıdan gelen ufak cızırtı, sıcaklık henüz yayılmadan o hissi vermeye yetmişti. Sabahın bu erken saatinde, tabii bu soğukta, caddenin bomboş oluşu olağandı. Kendime hazırladığım kahve ve elime aldığım roman ile cam kenarına geçmek benim için paha biçilmez bir keyifti.
Tam kahvemden bir yudum alacakken arka raflardan gelen tıkırtı beni sesin geldiği yöne doğru gitmeye itti. Bir kitabın yere düştüğünü fark ettim; eğilip aldığımda ise yüzümde bir gülümseme belirdi. Bu, adıma imzalanan ilk kitaptı:
"Isla'ya sevgilerle, Alexander McCall Smith"
Kitabımın sayfalarını ağır ağır çevirdiğimde on beş yaşına geri döndüğümü hissettim. Onbeş yıl öncesine, o güne..
Bölüm 2: Bir Gezginin Emaneti
Kerem
Binaların gri kumtaşı tepelerine dalmış, manzarayı keyifle izlerken kapının çınlamasıyla irkildim. Gelen bir müşteriydi. Soğuktan buz kesmiş ama yüzündeki samimi ifadeyi yitirmemiş bir yabancıydı. Cam kenarında oturduğum masaya doğru ilerlerken fark ettim ki soğuktan elleri kıpkırmızı kesilmişti. Normalde müşterilerin kendilerini daha rahat hissetmeleri için onlar sohbet açmadıkça ilgilenmez, onları kitaplarla baş başa bırakırdım; ancak bu kadar üşüyen birine kayıtsız kalamamıştım.
'Şöyle geçin isterseniz,' dedim ısıtıcının hemen yanındaki rahat masayı göstererek. 'Ben de size bir kahve ikram edeyim, içiniz ısınır.'
Bu teklifim üzerine içtenlikle gülümseyerek teşekkür etti. Dükkanın arka kısmındaki ufak tezgahıma geçip gelen yabancıya kahve hazırlarken kendi kahvemi de tazeledim. Tam servis edecekken bir anda acıkmış olabileceği aklıma geldi; henüz sabah fırından çıkardığım taze kurabiyeleri de tabakladım. Tepsideki dumanı tüten kahveyi ve kurabiyeleri masasına bıraktığımda, gözlerindeki o mahcup ifadeyi net bir şekilde görebiliyordum.
'Ne kadar naziksiniz, niyetim sadece biraz ısınmaktı,' diye mırıldandı.
Gülümsedim 'afiyet olsun,' diyerek onu kendi düşünceleriyle baş başa bıraktım ve cam kenarındaki yerime geri döndüm.
Kendi kahvemden huzurlu bir yudum alıp az önce sayfalarını karıştırdığım romana yeniden gömüldüm. Ancak o an fark ettim ki, aslında okuduğum şey satırlar değil, bizzat kendi gençliğimdi."
Aradan kısa bir zaman geçmişti ki, masama yaklaştı "oturabilir miyim" dedi tabii dedim, "Merhaba, adım Kerem. Bir gezginim," diyerek elini uzattı. Yabancı olduğu belli olsa da ismi garip gelmisti, "nerelisiniz?", "Türküm," dedi, İlk kez bir Türkle tanışıyordum. Üniversitedeyken Türk yemekleri üzerine bir ders almıştım; bu sayede damak tatlarının ne kadar gelişmiş olduğunu biliyordum ama bunu söylemenin o an gereksiz olduğunu düşünerek kendime sakladım.
Sizden bir şey rica edebilir miyim sorusunu aldığımda buyrun dedim, "Gezdiğim yerlerin yerel dillerinden kitaplar alıp, bir sonraki ülkenin kitapçılarına bırakmak gibi bir geleneğim var. İzninizle, Japonya’dan aldığım bu kitabın sizin raflarınızda bir yeri var mı?" diye sordu. Bu teklifi beni şaşırtsa da hoş bir adet olduğunu düşündüğüm için "Tabii," dedim. Çantasından Sayaka Murata imzalı Kasiyer adlı kitabı çıkardı.
Ben kitaba yer bulmak için ayaklandığımda, Kerem de raflardaki kitapları incelemeye koyulmuştu. Bir kitabı incelerken çevirmen kısmında "Isla" ismini görünce bana dönüp, "Bu siz misiniz?" diye sordu. "Evet," dedim, "Ara ara çeviriler yapıyorum.""Ne kadar kıymetli bir iş," diyerek yanıt verdi. "Her çeviri; başka bir kültüre, başka bir ruha sızmak gibi".
Bu sözü çok hoşuma gitmişti. "Bu şehirden bir hatıra olsun isterim, elinizdeki kitabı size hediye edeyim," dediğimde büyük bir memnuniyetle kabul etti. Kitabı, sanki tam da bu anı bekliyormuş gibi hemen çantasına koyuverdi. Normalde ani hareketler, tepkiler beni rahatsız etse de onun bu hali hiç eğreti durmuyordu; samimiyeti her halinden belliydi.
O gün kitabevi oldukça sakindi; kendi içime dönebilecek zamanı bulabiliyordum ve bu sessizlik bana iyi geliyordu. Yabancı, saatlerdir büyük bir özenle kitapları inceliyor, parmaklarını kitap sırtlarında gezdirerek her bir cilde ayrı bir hürmet gösteriyordu. Sessizliği, "Nihayet! Bağdat'a gidecek kitabı buldum!" nidasıyla bozulunca gülümsemeden edemedim; bu geleneğe gerçekten önem verdiği her halinden belliydi.
"Hem size hem de bu güzel kitabevine çok teşekkür ederim, lütfen bunu kabul edin," diyerek çantasından ahşap oyma küçük bir gemi çıkardı. Ben o ince işçiliğe hayranlıkla bakarken Kerem, "Bunu İstanbul’da, artık yerinde yeller esen eski bir şifahanenin bahçesinden topladığım bir odun parçasıyla yaptım. Tuhaf bir ağaçtı; sanki kesilince ölmemiş de, uzakları özlermiş gibi hep aynı yöne doğru eğiliyordu damarları. Belki de bu yüzden, onu burada, bu kitapların arasında bırakmam gerektiğini hissettim. Her kitap bir yolculuktur, bu da sizi o yolculuklarda hatırlatsın," Bu gemi, rüzgâr bekleyenlerin değil, kendi rüzgârını yaratanların anısına burada kalsın."
Söyleyecek bir söz ararken o çoktan kapıya yönelmişti bile. Arkasından sadece gülümsedim. Tıpkı raflardaki kitapların içinde saklı duran o binlerce hikâye gibi, buraya gelen her müşteri de kendinden bir iz bırakarak gidiyordu.
BÖLÜM 3: Tozlu Sayfalar
Edinburg
Şubat 2013
Kitabevimi seviyordum; ancak bu sevgi, yalnızca mürekkep ve kâğıda duyulan türden değildi. Burası benim için zamanın akışına direnen, sınırları anı zerrecikleri ve eski ciltlerle çizilmiş bir aidiyet mühürüydü. Büyük büyük dedem Thomas Thomson’dan miras kalan bu dükkânın her bir köşesinde, ahşabın damarlarına kadar işlemiş asırlık yaşanmışlık vardı. Rafların arasında attığım her adımda ayakkabılarımın ahşap zeminde çıkardığı o davudi gıcırtı; sanki atalarımın ruhlarıyla girdiğim, sadece sessizlikle konuşulan bir diyaloğun parçasıydı.
Sıradan bir akşamüstüydü. Dışarıda Edinburgh’un o meşhur, insanın içini üşüten puslu havası camlara yaslanmışken ben rafları her zamanki titizliğimle düzenliyordum. Tam o sırada, ışığın ulaşmaya bile çekindiği en arka sıranın kuytusunda, unutulmuşluğun ağırlığını taşıyan bir defter dikkatimi çekti. Tozlu cildinin üzerinde, zamanın soldurduğu ama silmeyi başaramadığı bir el yazısıyla şunlar kayıtlıydı: "Kocamustafapaşa 1740 – Thomas Thomson, Anılarım."
Osmanlı’nın o büyüleyici, bir ebru tablosu gibi renklerin iç içe geçtiği döneminde kök salmış ve bizlere nesiller boyu fısıldanacak hikâyeler bırakmıştı. Günlük, parmak uçlarımda hafif bir karıncalanma bırakarak beni adeta okyanuslar aşmaya çağırıyordu. Ancak Edinburgh’un gri akşamı iyice çöktüğünde, dükkânın o tanıdık, ağır anahtar sesini duymanın vakti gelmişti. Kitabevini kilitleyip rayların üzerinde sessizce bekleyen vagon evimin yolunu tuttum.
BÖLÜM 4: Konstantiniyye’nin Şifacısı
Eski banliyö hattında olan evine vardığımda dış dünyayı kapının ardında bırakıp çantamın içinden okumayı sabırsızlıkla beklediğim günlüğü çıkardım. Kedilerim Mısra ve Şiir yanı başımda mırlarken ben de günlüğü okumaya koyuldum.
7 Eylül 1740, Konstantiniyye
Kocamustafapaşa
"Bu şehir, insanın ruhuna fısıldayan, ruhunu tek bir bakışta ele geçiren, binlerce hikâyenin yer aldığı bir yer. Edinburgh’un sisli ve düzenli sokaklarından sonra Konstantiniyye’nin adeta ebru sanatı gibi farklılıklarla güzelleşmesi beni önce şaşırtmış, sonra kendine âşık etmişti. Burada her köşe başında başka bir dünyaya gidiyor insan.
Sabahları Galata’da liman sesleriyle uyanıyorum; Rum gemiciler, Venedikli tüccarlar, sırtında devasa küfeler taşıyan hamallar... Herkes bir telaş içinde ama garip bir şekilde kimse birbirine yabancı değil. Sokak satıcılarının sesleri, birbirine karışan diller ve her daim havada asılı duran o taze ekmek ile deniz tuzu kokusu...
Sur içine, Kocamustafapaşa’ya doğru yürüdüğümde ise şehrin çehresi değişiyor. Burası daha vakur, daha derin bir yer. İnsanlar, asırlık çınar ağaçlarının altında oturup dünyanın geri kalanını unutmuş gibi sessizce birbirleriyle konuşuyorlar. Osmanlı’nın o ağırbaşlı esnafı, cami avlusunda güvercinlere yem atan bir dede, başındaki yemenisiyle telaşsızca yürüyen bir kadın... Hepsinin yüzünde, bu şehrin kadim taşlarından sirayet etmiş bir ışık var.
İşte Gökçe’yi tam bu sükûnetin kalbinde buldum. Saraydan gelen süslü atlıların, sıradan insanların ve dertlilerin kapısında kuyruk olduğu o küçük, vitraylı evde. İstanbul’un tüm karmaşası kapısının dışında kalıyor, içeriye ise sadece şifanın kokusu hükmediyordu."
7 Kasım 1740
"Bugün Kocamustafapaşa’daki o eski evde, Gökçe’nin yanında akıl almaz bir olaya şahitlik ettim. İstanbul sokakları kar altındayken, Gökçe’nin şifahanesinde bahar kokuyordu. Pencerenin önündeki saksıda, kurumuş bir yasemin dalı duruyordu. Gökçe elini bile değdirmeden, sadece avuçlarını saksıya yaklaştırdı.
Gözlerimin önünde, o kuru dalın üzerinden bembeyaz bir çiçek saniyeler içinde patladı. Şaşkınlığımı görünce elindeki gümüş havanı bırakıp yanıma geldi. 'Şaşırıyorsun Tomas,' dedi. 'Oysa her bitki, her koku bir hafızadır. Ben sadece o yasemine sıcak havaları hatırlattım. Hafıza, tahmin edilenden daha güçlüdür.'"
Her sayfada Gökçe daha çok ilgimi çekiyordu; ruhunun güzelliğini satır aralarında hissedebiliyordum.
17 Aralık 1740
"Gökçe’nin ünü saray duvarlarını çoktan aşmış. Bugün yanına saraydan ağalar geldi; Sultan’ın en sevdiği kanaryası kafesinin içinde cansız yatıyordu. Henüz ben neden getirdiklerini anlayamadan Gökçe, kuşun ölmediğini, sadece ruhunun yolunu şaşırdığını söyledi. Bir tutam kuru lavantayı ocağa attı ve lavantanın dumanı kafese ulaştığı an, o kaskatı kuş bir anda canlanıp şakımaya başladı. Gökçe'nin yüzünde ne bir gurur ne de kibir vardı. Sadece doğanın dilini konuşan birinin sakinliği... O, sadece bitkilerle değil, yaşamın özüyle konuşuyordu."
Artık alışmıştım; mucizelerine şaşırmıyor, sadece hayran kalıyordum. Sayfaları çevirdikçe Gökçe’ye olan merakım, Thomas’ın hayranlığıyla birleşip ruhuma sızıyordu. Tam o sırada, vagonumun kapısı keskin bir tıkırtıyla sarsıldı. Gece yarısına yaklaşırken rayların üzerindeki bu sessiz sığınakta duyulan her ses, yabancı bir tını gibi kulağı tırmalıyordu. Kapıyı açtığımda rayların hafifçe esnediğini hissettim. Karşımda Polis Memuru Finlay duruyordu. Etrafı saran o zifiri karanlığın içinde evimden süzülen ışık, bir fener gibi parlıyordu. Finlay, tüm mahallenin saatlerdir karanlıkta olduğunu söylerken, benim saatlerdir kesintisiz yanan lambalarım karşısında şaşkınlığını gizleyememişti.
Finlay karanlıkta kaybolurken eşikte buruşturulmuş küçük bir kâğıt buldum. Üzerindeki sert ve keskin hatlı "7" rakamına bir süre baktım. Mantığım bunun önemsiz bir şey olduğunu fısıldıyordu; ben de o sese kulak verip kâğıdı çöpe attım. Zira o an zihnimdeki 1740 yılının gizemi, 2013'ün tesadüflerinden çok daha gerçekçi geliyordu.
BÖLÜM 5: Zamanı Aşan Defne Kokusu
Ertesi sabah uyandığımda, Edinburgh’un kemik sızlatan o meşhur soğuğu gitmiş, yerine baharın ipeksi ılımanlığı gelmişti. Bu, şehre ihanet edercesine güzel bir havaydı. Kitabevine gidip pencereleri sonuna kadar açtım; ciltlerin o ağır, bilge kokusu taze sabah havasıyla dans etsin istedim. Sert kahvemin buharı daktilomun tuşları arasında süzülürken ziyaretçilerimi izledim. Bir anne ve oğlun Jules Verne’in hayali dünyalarına olan tutkusu, genç bir çiftin kurguyla gerçeği birbirine karıştıran romantizmi... Her birini bir roman karakterini tahlil eder gibi sükûnetle gözlemledim.
Akşam olduğunda, burnumda tüten elmalı keki hazırlamak üzere vagonuma döndüm. Fırının ısısı odaya yayılırken günlüğü tekrar kucağıma aldım.
7 Ocak 1741
"Bugün bu şehirde son günümdü.
"Konstantiniyye’den ayrılırken yanıma sadece anılarımı değil, Gökçe’nin şifahanesinin bahçesindeki o ulu ağacın ruhunu da aldım. Dükkânın raflarını o ağacın kerestelerinden çattım. Çünkü Gökçe derdi ki; 'Bu ağacın gövdesi nerede durursa, zaman orada bir nehir gibi değil, bir göl gibi durgunlaşır.' Ben rafları kurdum ama ağacın bir kolu hep İstanbul’da kaldı.
Gökçeyi son gördüğüm gün,
Şifahanesinde ocağındaki kazana bir dal defne bıraktı... 'Bu defne yaprağının ruhunu öyle bir düğümledim ki günü geldiğinde duman olup bir fırının ısısında uyanacak ve ona kim olduğunu hatırlatacak.'"
Son satırları okurken içimi buz gibi bir titreme kapladı. Tam o saniyede mutfağımdaki elma ve tarçın kokusunun arasından; sanki asırlar öncesinden kopup gelmiş, geniz yakan o keskin defne kokusu yükseldi. Evimde defne yoktu; hiç kullanmamıştım. Fırının camındaki yansımada, kendi yüzümün arkasında silik, dumanlı bir şifahane silüeti görür gibi oldum. Korkmamıştım; aksine ruhuma kadim bir cesaret gelmişti. "Zamanı aşıp geldiğini duyuyorum Gökçe..." diye fısıldadım.
"Bir sessizlik oldu; düşüncelerim dahi o ana ayak uydurmuştu. Sahi, sıradan bir denk geliş miydi bunlar, yoksa geçmişten bana fısıldanan birer işaret mi?"
Soru işaretlerim, telefonumun keskin sesiyle bir cam gibi parçalandı. Ekranda parlayan "Annem" yazısını görünce derin bir nefes aldım. Gökçe’nin 1740’tan gönderdiği o dumanlı selamı şimdilik zihnimdeki kuytu bir köşesine itip telefonu açtım.
"Isla, tatlım?" Annem Elspeth’in sesi, her zamanki gibi hem sorgulayıcı hem de anaçtı.
"Efendim anne?" dedim, sesimdeki titremeyi bastırmaya çalışarak.
"Yarın planın yoktur umarım, babanla seni bekliyoruz. Baban dükkândaki şu eski raflar için yeni bir aydınlatma düzeneği kurmuş; 'Isla karanlıkta kitap seçemez' deyip duruyor. Hem ben de yeni bir dosya üzerine çalışıyorum, senin o geniş kütüphanene ihtiyacım olabilir."
Gülümsedim. Babamın o teknik tutkusu ve annemin bitmek bilmeyen merakı... Onlar benim güvenli limanımdı. "Tabii anne müsaitim gelirim, raflar için babama teşekkür ettiğimi iletirsin."
Telefonu kapattıktan sonra köşeme yaslanıp dışarıyı izlemeye başladım. Kucağıma oturan Mısra sırnaşmaya başlamış, Şiir ise hislerimle bağ kurmuşçasına benimle aynı noktaya dalıp kalmıştı.
BÖLÜM 6: Taş Evdeki Akşam Yemeği
Şubat’ın çiğ soğuğu Edinburgh sokaklarını esir alırken, vagon evimin kapısını kilitleyip aklıma takılan günlük satırlarıyla ailemin taş evine doğru yol aldım. Eve girdiğimde mis gibi 'haggis' kokuları iştahımı iyiden iyiye açmıştı. Beni karşılayan ilk şey, babamın elindeki kontrol kalemi ve masanın üzerine yayılmış kablolar oldu. Babam, bir elektrik mühendisi titizliğiyle dükkânım için hazırladığı aydınlatma düzeneğini son kez kontrol ediyordu. Başını kaldırmadan, "Geldin mi Isla?" dedi. "Bu armatürler dükkânın o gotik havasını bozmayacak, söz veriyorum. Sadece kitapların sırtını okuyabilmen için küçük bir yardım."
Gülümsedim. "O dükkânın karanlığıyla aramda bir anlaşma var baba, biliyorsun. Ama haklısın, teşekkür ederim."
Annem Elspeth mutfaktan çıktı. Bir eliyle gözlüğünü düzeltirken diğer eliyle fırın eldivenini çekiştiriyordu. "Isla, tatlım, tam zamanında geldin." Annem, bir araştırmacı gazetecinin o bitmek bilmeyen merakını ev hayatına da taşırdı. "Şu yeni dosyam için senin kütüphanendeki bazı tarih kayıtlarına bakmam gerekecek. İskoçya-Osmanlı ticari ilişkileri üzerine ilginç bir iz buldum."
Yemek masasına oturduğumuzda diyaloglarımız her zamanki gibi sakin bir nehir gibi akıyordu. Önce havadan sudan konuştuk. Babamın teknik detayları ve annemin tarihsel çıkarımları arasında, kafamı kurcalayan soru işaretlerinden biraz olsun uzaklaşmıştım.
"Isla, bugün biraz dalgın mısın?" diye sordu annem, bakışlarını tabağından kaldırıp yüzüme sabitleyerek.
"Sadece yorgunum anne, kitabevinde aklıma takılan kitaplar var."
Babam güldü. "Daha ne cevherler vardır o rafların gerisinde. Şu aydınlatmaları kurarken kim bilir daha neler çıkaracağız ortaya."
Yemeğin ardından onlara veda edip vagon evime doğru yürürken; annemin bahsettiği "dosya" ve babamın "rafların gerisi" dediği o belirsiz alan zihnimde birleşiyordu. Şiir ve Mısra’nın beni beklediği vagonuma vardığımda, düşünceler içinde sabahladım.
BÖLÜM 7: Yedinci Rafın Sırrı
Ertesi gün daktilomun tuşları arasında parmaklarımı gezdirirken telefonun titremesiyle irkildim. Yegâne arkadaşım Fiona... Yasaları bir cerrah titizliğiyle bükebilen o başarılı avukat, mutfağa girdiğinde bir "felaketler silsilesine" dönüşürdü. Yeni tarifini üzerimde denemek istediğini neşeyle anlattığında gülümsedim. "Arkadaş için çiğ tavuk yenir," diyerek teklifini kabul ettim. Telefonu yeni kapatmıştım ki dükkânın pirinç çanı, dükkanın havasını dağıtan o tanıdık melodiyle çınladı. Annem ve babam içeri girdiler. Babam, elinde kontrol kalemiyle merdivene tırmanırken dükkânın yedi bölmeli raf düzeninden bahsetti. "Yedi, bir binanın ruhunu tutar dermiş büyük dedem," dediğinde, bunun onun uğurlu sayısı olduğu kanısına vardım. Babam içinse "yedi", somut bir ölçü birimiydi.
Annem gözlüğünü düzelterek dosyadan bir sayfa çıkardı: "Bak Isla, senin kütüphanendeki şu eski ticaret kayıtlarını incelerken ne buldum? Thomas Thomson’ın Konstantiniyye’den buraya gönderdiği malların arasında, üzerinde hiçbir açıklama olmayan, sadece '7' etiketi basılmış bir sandık var. Thomas, günlüğünün kenarına bu sandık için 'Yedinci Kapı’nın anahtarı' diye bir not düşmüş. Muhtemelen o dönemdeki bir depo numarasıdır ama yine de ilginç, değil mi?"
Sahi, neden yapmıştı bunu acaba? Gökçe ile mi ilgiliydi? Bir şey söylemeden annemin araştırmasına dahil oldum. Babamın merdiven üzerindeki tıkırtıları, annemin kâğıt hışırtıları... Annemin getirdiği sıcak turtalardan ikram ederken, ondan o kitabı yanına almayacaksa yerine değil de masanın üzerine bırakmasını rica ettim; çünkü aklım orada kalmıştı, ben de bakacaktım.
Babam rafların arasındaki son bağlantıyı yapıp şaltere dokunduğunda, her raf ayrı ayrı parlıyordu. Sahiden de dükkâna bambaşka bir hava katmıştı. Ailem kitabevinden ayrıldıktan ve dükkân nihayet boşaldıktan sonra yorgun düşüp evime döndüm ve erkenden uyuyakaldım.
Sabah olduğunda merakım yorgunluğumu çoktan mağlup etmişti. Kitabevine gider gitmez annemin bıraktığı kayıtları incelemeye başladım. Gözlerim gayriihtiyari en üst rafa; babamın yeni aydınlattığı o yedinci bölmeye takıldı. Işık, bir sahne spotu gibi tam orayı, gizemi işaret ediyordu.
Merdiveni rafa yanaştırırken içimden mantığımı ikna etmeye çalışıyordum ama basamakları tırmandıkça fırınımdaki o defne kokusunu yeniden duyar gibi oldum. Yedinci rafa ulaştığımda parmaklarım tozlu sırtların üzerinde gezinmeye başladı. Bir, iki, üç... Ve yedi. Yedinci sıradaki kitap, sanki görünmez bir el tarafından hafifçe öne itilmiş gibi duruyordu. Diğerlerine göre daha yıpranmış o koyu renkli cildi yerinden oynattığım anda, kitap dengesini kaybedip öne doğru devrildi.
Kitabı kenara bıraktığımda, arkadaki o karanlık boşlukla burun buruna geldim. Babamın "derinlik" dediği şey, aslında ustaca yapılmış bir gizleme sanatıydı. Orada, bir yuva gibi bekleyen kusursuz bir oyuk vardı. Günlükteki tarihleri düşündüm; 7 Kasım, 17 Aralık, 7 Ocak... Sonra vagonumun önünde bulduğum kâğıtta yer alan sayı; o da 7, Thomas’ın 7 etiketi, 7. Kapı ve Thomas ilişkisi... ve şu an 7. raftaki 7. kitabın arkasında kalan oyuğa bakıyordum. Benden bağımsız bir şeyler oluyordu. Bunlar birer işaret miydi yoksa tesadüf mü?
Parmaklarım oyuğun soğuk kenarına değdiğinde tüylerim diken diken oldu. Elimi o karanlık boşluğa daldırdığımda, taşın kadim soğukluğu tenimi ısırdı. Orada, bir sırrın sessiz bekleyişiyle karşı karşıyaydım. Mantığımı susturmak istemesem de ruh mirası beni içine çekiyordu, hissediyordum.
BÖLÜM 8: Faili Meçhul Bir Sızı
Zihnimin kuytusunda, o yedinci rafın arkasındaki boşluk dilsiz bir soru işareti gibi duruyordu. Ortada büyük bir muamma vardı; ancak ne o yuvaya girecek bir anahtar ne de bu soruları dindirecek bir yanıt mevcuttu. O gece kitabevinden çıkmak istemedim; merakım ve çaresizliğim beni bizzat kendi dükkânıma hapsetmişti sanki.
Sonunda kitabevimin sessizliğini arkamda bırakıp Fiona’ya gittim. Üzerimde deneyeceği yemekleri tatmayı sabırsızlıkla bekliyordum. Kapıda beni tüm neşesiyle, "Ben de seni bekliyordum," diyerek karşıladı. Sohbet eşliğinde yemeklerimizi yedik. Bugün her zamankinden çok daha enerjikti. Onu tanıyordum; ne zaman canı yansa, kendisini başka bir işle meşgul ederek ruhundaki sızıyı bastırmaya çalışırdı. Bugünün de o sancılı günlerden biri olduğunu, o belli etmemeye çalışsa da anlamıştım. Yemekten sonra koltuğa geçtiğimizde ellerini tutup doğrudan gözlerinin içine baktım. Taktığı maskenin ardındaki o derin yorgunluğu görebiliyordum.
"Anlatmak ister misin?" sorusu dudaklarımdan dökülür dökülmez, bir savunma mekanizması gibi ördüğü tüm o duvarlar bir anda yıkıldı. Hiçbir şey söylemeden, sadece sığındığı bir limanmışım gibi sarıldı bana. Uzun bir sessizliğin ardından dizime yattı; dış dünyayı tamamen susturup sadece birbirimizin nefesini ve o derin kimsesizliğin yankısını dinledik.
"Yine o tarih Isla, yarın o tarih," diye mırıldandı; elindeki kahve fincanına, sanki hayatına tutunur gibi sarılarak. "Kazanın yıl dönümü yaklaşıyor. Her yer zifiri karanlık gibi geliyor bana. Ben insanlara adalet dağıtıyorum ama kendi içimdeki o kaza anının adaletsizliğini susturamıyorum."
Camın dışındaki o sert rüzgâr, sanki Fiona’nın iç döküşüne kederli bir melodiyle eşlik ediyordu. Fiona başını kaldırıp sordu: "Bazen diyorum ki Isla; senin kitabevinde, o kitapların arasında bir yerde zamanı geri alacak bir sayfa var mıdır? Ailemin o arabaya hiç binmediği, o yağmurun hiç yağmadığı bir sayfa..." Boğazım düğümlendi. Fiona ile tanıştığımızda henüz sekiz yaşındaydık. Aynı sınıfa gidiyorduk, komşuyduk. Onunla kardeş gibi büyümüştük. Yaşımızın 11 olduğu sene, Fiona’nın ailesi bir iş gezisinden dönerken o feci kaza gerçekleşti. Ailesinin ölümüne sebep olan araç asla bulunamamış, sanki yer yarılmış da içine girmişti; ya da belki de birileri tarafından özellikle gizlenmişti.
O gece Fiona bizde kalmıştı. Haberi aldıktan sonra, çocuksu masumiyetinin yerini onurlu bir cesaret almıştı. O an kararını vermişti: Avukat olacak ve ne pahasına olursa olsun adaleti arayacaktı.
Gözlerimi dışarıdaki karanlığa diktim. İskoçya’nın puslu havası, tıpkı o geceki gibi camlarımıza vuruyordu.
"Zamanı geri alacak bir sayfa yok Fiona," dedim sesimdeki titremeyi gizlemeye çalışarak. "Ama o sayfaları yeniden yazacak bir kalem var elimizde. Sen o kalemi on bir yaşında eline aldın. Giydiğin o cübbe senin için sadece bir meslek değil; o karanlık geceye verilmiş en onurlu cevaptı."
Fiona hafifçe doğruldu. Gözlerindeki o çelikten parıltı, yaşların arasından bile seçilebiliyordu. "Ama yetmiyor Isla. Faili meçhul kalan her dosya, o geceki arabanın plakası gibi zihnimde asılı kalıyor. Kendi ailemin adaletini bulamamışken başkalarınınkini savunmak, bazen bana dünyanın en büyük ironisi gibi geliyor."
Fiona’nın "ironi" kelimesi odanın içinde asılı kaldı. Haklıydı; başkalarının hayatındaki düğümleri çözerken kendi hayatındaki o kördüğüm her geçen yıl biraz daha sıkılaşıyordu. Onu teselli etmek için kuracağım her cümle, profesyonel bir çevirmen olarak kâğıt üzerinde kusursuz durabilirdi ama bir dost olarak yetersiz kalıyordu.
"Belki de adalet," dedim fısıltıyla, "beklediğimiz yerden değil, hiç bakmadığımız bir boşluktan sızar içeri."
Fiona uykuya daldığında üzerini örttüm ve pencerenin önünde sabahı bekledim. Gün ağarırken mutfaktan yayılan o tanıdık koku, sadece un ve şekerin değil, paylaşılan bir çocukluğun kokusuydu: Dundee Pastası... Fiona’nın annesinin bize o küçük mutfakta öğrettiği, üzerine özenle dizilen bademlerin her birinin bir umudu temsil ettiğini söylediği o kek.
Parmaklarım hamura değerken Fiona’nın sorduğu o can yakıcı soruyu düşündüm: “Zamanı geri alacak bir sayfa var mıdır?”
Belki zamanı geri alacak bir sayfa yoktu ama fırından gelen bu sıcak koku, geçmişin güzel anlarını bugüne taşıyan sessiz bir köprüydü. Bademleri kekin üzerine dairesel bir biçimde dizerken, tıpkı dükkânımdaki o yedinci rafın arkasındaki boşluk gibi, hayatın da bazen bizden bir şeyler çaldığını ama yerine doldurulması gereken yeni alanlar bıraktığını hissettim.
Fiona uyandığında ev, yas tutan bir avukatın ofisi gibi değil, annesinin mutfağı gibi kokacaktı. Adaleti belki o gece bulamamıştık ama şefkati bu pastanın her dilimine sığdırmayı başarmıştım.
BÖLÜM 9: Ruhumdaki Dalga
Kitabevime yürürken Edinburgh’un sabah sisi adeta yüzümü yalıyordu. Ağır ağır yürüdüğüm yol boyunca başıma gelenleri düşündüm sonra Fiona'yı... Dükkanın kapısını açıp içeri girdiğimde rafların arasındaki o sessizlik, sanki bana bir şey söylemek istiyordu. Bir yükseltiyle yukarı çıktım. Yedinci rafın önünde durdum. Babamın yeni taktığı ışıkları açınca olanca parlaklığıyla gözümün önündeydi; belki düğümün çözüleceği gün bugündü. Dün gece yerinden oynattığım o yedinci kitabın boşluğu, duvarda karanlık bir ağız gibi duruyordu. Parmaklarım o oyuğun soğuk kenarına değmişken, kapıdaki çan sesiyle irkildim.
Kapıda, gümüş rengi saçları omuzlarına dökülen, yüzü rüzgarda dövülmüş bir harita gibi derin çizgilerle dolu yaşlı bir adam duruyordu. Üzerindeki trençkottan okyanusun tuzu ve eski tütünün kokusu yayılıyordu.
"Erken açmışsınız hanımefendi," dedi; sesi, çakıl taşlarının birbirine sürtünmesi gibi pürüzlü ama yumuşaktı. "Bazı dükkânlar sadece mal satar, bazıları ise sığınak olur. Burası ikincisi sanırım."
Gülümseyerek yanına gittim. "Hoş geldiniz. Yardımcı olabileceğim bir konu, özel olarak aradığınız bir kitap var mı?" diye sordum. Sesimdeki o az önceki heyecanı her ne kadar gizlemeye çalışsam da titremesine engel olamamıştım.
Yaşlı adam, rafların arasında ağır adımlarla yürümeye başladı. Kitapların sırtında parmaklarını gezdirmiyor; aksine her birine doğru hafifçe eğilip onları derinden kokluyordu. Bir rafın önünde durup, "Ben Kaptan MacCallum," dedi. "Yıllarca haritaların doğruyu söylediğine inandım; pusulaların bizi hep gitmemiz gereken yere ulaştıracağına... Ama şimdi; bana yönümü tayin eden değil, kaybettiğim o kadim sessizliği fısıldayacak bir metin arıyorum. Sizin ruhunuzu yansıtan, bizzat sizin seçtiğiniz bir kitap var mı?"
Onun bu doğrudan ve içten sorusu karşısında şaşırmıştım. Bakışlarındaki o derin ifade; sanki dış dünyada bulamadığı bir boşluğu bu rafların arasında doldurmak istediğini ele veriyordu. Bir anlığına yukarıdaki o gizemli oyuğu unutup, onun bu ruhsal arayışına karşılık gelecek bir eser seçmek üzere rafların derinliklerine doğru ilerledim. Parmaklarım, kendi başucu kitabım olan Marcus Aurelius’un Kendime Düşünceler'ine gitti.
Kitabı ona uzatırken, "Dışarıdaki fırtınayı dindiremiyorsak, içimizdeki denizi nasıl sakin tutarız?" dedim. "İşte bu kitap, bir imparatorun mor pelerinini bir kenara bırakıp çıplak ruhuyla kâğıda dökülüğü andır. Bu satırlar, en sert fırtınalara direnen Stoacı bir bilgelikle yoğrulmuştur."
Kaptan MacCallum, kitabı nasırlı elleriyle alırken bakışları bir anlığına uzak ufuklara takıldı. "Çıplak ruh..." diye mırıldandı; sesi bu kez daha derinden, sanki bir mağaranın yankısı gibi geliyordu. "Haklısınız. İnsan; fırtınalı bir gecede dümene asılırken ya da sevdiği birini toprağa verirken unvanlarından, rütbelerinden ve o ağır deri ceketinden sıyrılır. Geriye sadece o çıplaklık kalır."
Kaptan, kitabı göğsüne bastırdı. "Bunu alıyorum," dedi. "Pusulamın şaştığı bu yaşımda, belki de kuzeyi değil de kendi merkezimi bulmam gerekiyordur. İçimdeki o denizi durultmanın vakti gelmiştir."
Gün nihayetinde çekildiğinde, dükkânın sessizliği daha önce hiç olmadığı kadar ağır bir anlam kazanmıştı. Normalde rafların arasındaki o insan kalabalığı ruhumu daraltmaz, aksine her bir okurun kitaplarda aradığı teselli beni hayata bağlardı. Ancak bugün, aklım o yedinci rafın karanlık oyuğuna öyle bir çapa atmıştı ki, zamanın akışına olan inancım sarsılmıştı. Sanki gün, her zamanki yirmi dört saatlik döngüsüne ihanet etmişti.
Merakım, bir kor gibi içimi yakarak beni yeniden o yedinci rafa yöneltti. Parmaklarım, duvardaki o dilsiz ağza, o tekinsiz boşluğa doğru titreyerek uzandı. Karanlık oyuk, göz kamaştıran bir ışık saçarak beni amansızca içine çağırıyordu. Gözlerimi sıkıca yumup o soğuk derinliğe dokunduğum an, ruhumu ele geçiren his daha önce bildiğim hiçbir şeye benzemiyordu; sanki kanım damarlarımda tersine akmaya başlamıştı.
Keskin bir fren sesi ve metalik bir gürültüyle gözlerimi açtığımda, kitabevimin o huzurlu kitap kokusu yerini isli bir asfalta ve yağmurun ağırlaştırdığı nemli bir havaya bırakmıştı. Şaşkınlıktan nefesim kesilirken, sislerin arasından tanıdık silüetler belirdi: Fiona’nın anne ve babası... Anlam veremediğim bu zamansız boşluk, kalbimde bir sızıyla derinleşti. Bizimle gülümseyerek vedalaştıkları o son ana, o feci kazanın uğursuz gölgesinin düştüğü güne geri dönmüştüm.
Ne içinde bulundum mekânın imkânsızlığı ne de zamanın bir kağıt gibi katlanıp beni buraya fırlatışı umurumdaydı. O an, tüm varlığımla arzuladığım tek bir şey vardı: Kaderin o devasa çarkına bir çomak sokmak ve onları o arabaya bindiren yolu sonsuza dek tıkamak. Ancak tarih, mürekkebi kurumuş bir sayfa gibi önümde dururken; elindeki kalemi titreyen bir yabancı gibiydim. Onları bu kör karanlıktan nasıl çekip alacaktım? Onlar birbirlerine sarılıp vedalaşırken, zamanın damarlarımda buz kestiğini hissediyordum. Fiona’nın annesinin o şefkatli gülüşü, birazdan yaşanacak olan karanlığın içinde silinip gitmek üzereydi. Eğer sadece bağırırsam, beni bir deli sanıp geçip gideceklerdi. Kaderi ikna etmek için daha somut, daha geri dönülemez bir pürüz çıkarmalıydım.
Gözlerim asfaltın kenarında parlayan, fırtınanın savurduğu keskin bir metal parçasına takıldı. O an, bir çevirmen titizliğiyle değil, bir savaşçı içgüdüsüyle hareket ettim. Mekânın ve zamanın bana tanıdığı o tuhaf, akışkan boşluktan yararlanarak arabanın yanına süzüldüm. Ellerim titriyordu ama zihnim berraktı. O keskin metali, arka lastiğin tam kalbine, kaderin yoluna bir set çeker gibi sapladım.
Kısa, keskin bir tıslama sesi duyuldu. Ruhumun derinliklerinde bir yerlerde, bir sayfanın yırtıldığını hissettim.
Fiona’nın babası tam kapıyı açacakken duraksadı. Bakışları yere, sönen lastiğe kaydı. "Hadi ama!" diye homurdandı, yüzünde bir anlık bir öfke ama hemen ardından gelen bir kabulleniş vardı. "Gecikeceğiz, lastiği değiştirmem gerekecek."
Fiona’nın annesi koluna dokundu. "Olsun hayatım," dedi sakince, "belki de böylesi daha hayırlıdır. Acele etmemize gerek yok."
"Tam o anda, karanlığın içinden siyah bir kütle hızla geçti ve kavşakta görünmez oldu. Eğer lastik patlamasaydı, Fiona’nın babası tam o saniyede o kavşağın göbeğinde olacaktı."
Gözlerim kararmaya, kulaklarımda o yedinci rafın uğultusu yeniden yankılanmaya başladı. Onları o meşum kavşaktan, o meçhul araçtan on beş dakika uzaklaştırmıştım. Görevimi yapmış bir yabancının huzuru ve tarihin akışını bozmuş olmanın verdiği o ağır korkuyla, sislerin arasında kaybolurken son gördüğüm şey; babasının ceketini çıkarıp kollarını sıvamasıydı.
BÖLÜM 10: Adresi Olmayan Bir Hatıra
Gözlerimi açtığımda, dükkânın o tanıdık tozlu rayihası ciğerlerime doldu. Tuhaf bir şekilde kendimi kuş gibi hafif, ruhumu ise arınmış hissediyordum. Fakat bu hafifliğin hemen ardında, zihnimi bir balyoz gibi döven o devasa merak vardı: Başarmış mıydım? Geçmişin o puslu sabahında bıraktığım küçük pürüz, bugünün devasa çarklarını nasıl döndürmüştü?
Bu sorunun yegâne cevabı Fiona’ydı.
Ellerim titreyerek telefonuma uzandım. Kalbim, göğüs kafesimi zorlayan hırçın bir kuş gibi çarpıyordu. Rehberi hızla aşağı kaydırdım. "F" harfine geldiğimde parmaklarım dondu. Ekranın ışığı gözlerimi yakarken, zihnim reddedişin soğuk sularına gömüldü.
Rehberimde Fiona isminde biri yoktu.
"F" harfi, hiç tanınmamış birinin bıraktığı o sağır boşlukla bana bakıyordu. Kelebek etkisinin, o tek bir kanat çırpışının fırtınalar koparabileceğini teorik olarak biliyordum; her çevirmen bir kelimeyi değiştirmenin tüm metnin ruhunu nasıl başkalaştırdığını fark ederdi. Ama hayatımın metninden en can alıcı ismi, kardeşimi, sığınağımı silecek kadar büyük bir yıkım yaratmış olabileceğim ihtimali, soluğumu kesti.
Eğer ailesi ölmediyse, o feci kaza hiç yaşanmadıysa; Fiona hukuk okumamış olabilir miydi? Belki de hayatı bambaşka bir şehirde, bambaşka insanlar arasında akıp gitmişti. Yoksa hayat bizi farklı yönlere itmiş; uzun zamandır birbirinin hayatında olmayan, yalnızca eski birer tanıdık olarak kalan insanlara mı dönüşmüştük?
Kitabevinin sessizliği bir anda üzerime çöktü. Kazayı engellemiştim ama karşılığında en yakın dostumu kaybetmiş olabilir miydim? Bu, tarihin benden kestiği o ağır bedel miydi?
Rehberimdeki o boşlukla yaşayamayacağımı anladığımda güneş henüz doğmamıştı. Bir çevirmen, bir kelimeyi bulamadığında nasıl uykusuz kalırsa, ben de hayatımın o en önemli ismini bulamamanın verdiği sancıyla kıvranıyordum. Parmaklarım titreyerek dizüstü bilgisayarımı açtım. "Fiona MacLean," diye yazdım arama motoruna. Kalbim, ekranda belirecek sonuçların ağırlığı altında eziliyordu.
Karşıma çıkan sonuçlar birer birer ruhumu hırpaladı. Evet, Fiona vardı. Edinburgh’da değil, Londra’da bir hukuk bürosunda kıdemli avukat olarak çalışıyordu. Fotoğraflarına baktım; o keskin bakışlar, o dik duruş yerindeydi ama bir şeyler... bir şeyler çok farklıydı. Dudaklarının kenarındaki o her an patlamaya hazır hüzünlü ifade gitmiş, yerine profesyonel, mesafeli ve huzurlu bir gülümseme gelmişti. Ailesi ölmeyen Fiona, adaleti bir intikam borcu olarak değil, bir kariyer tercihi olarak seçmişti belli ki.
Sosyal medya hesabına girdiğimde gördüğüm bir fotoğraf nefesimi kesti. Bir akşam yemeği... Masanın başında annesi ve babası, Fiona’nın ellerini tutarak gülüyorlardı. Hayatlarını kurtarmıştım. Onlar oradaydı, kanlı canlı ve mutluydular. Ama o hesapta hiçbir karede bana ait bir iz yoktu. Bizim omuz omuza ağladığımız geceler, paylaştığımız sırlar, çocukluğumuzun o tozlu yolları bu yeni tarihin sayfalarından özenle silinmişti.
Dayanamadım, bürosunun numarasını aradım. Telefon üç kez çaldı. Her çalışta "Yapma Isla, kapat," diyen mantığımı susturdum.
"MacLean Hukuk, buyurun?"
Ses onundu. Ama daha yumuşak, daha dingin. Oysa benim tanıdığım Fiona’nın sesinde hep bir fırtına öncesi sessizliği olurdu.
"Merhaba," dedim, sesim yabancı bir dilde konuşuyormuşum gibi çatallanarak. "Ben Isla... Isla Thomson. Edinburgh'dan."
Kısa bir sessizlik oldu. Zamanın o boşluğunda asılı kaldım.
"Isla?" dedi, zihnindeki çok eski, çok uzak bir anıyı geri çağırmaya çalışır gibi. "Ah, ilkokuldaki Isla! Tanrım, ne kadar uzun zaman oldu! Taşındığımızdan beri hiç haber alamamıştım senden. Nasılsın? Edinburgh’daki o eski kitabevi hala duruyor mu?"
"Duruyor," dedim. Sesimdeki o devasa kırılmayı anlamasın diye dişlerimi sıktım. "Hala duruyor Fiona."
"Ne güzel... Bir gün yolum düşerse uğramayı çok isterim. Annemlere selamını iletirim, seni hatırlayacaklardır."
Konuşma çok kısa sürdü. Onun için ben, yirmi yıl öncesinde kalmış, ara sıra hatırlanan tatlı bir çocukluk hatırasıydım. Benim içinse o, daha dün gece mutfağında ağladığım dostumdu. Sahi ben niye hatırlıyordum olanlari halbuki benim hayatim da değişmemiş miydi? Telefonu kapattığımda dükkanın o ağır sessizliği bir çığ gibi üzerime yıkıldı. Başarmıştım; ailesi yaşıyordu. Ancak bu mucizenin korkunç bir bedeli vardı: Birbirimizin hayatındaki varlığımızı feda etmek. Kalbim bu kaybı kabullenmeyi reddediyordu. Onlar adına ne kadar mutlu olsam da, onca yılın, biriktirdiğimiz onca anının ve ruhsal ortaklığımızın bir anda hiçliğe karışmasına razı gelemiyordum. Elim yedinci raftaki o boşlukta öylece asılı kaldı. Fiona’nın geçmişinde kendime bir yer açmak, o ana yeniden dokunmak istiyordum. Ama o büyülü aralık kapanmıştı sanki; az önce beni başka bir zamana fırlatan o değilmiş gibi şimdi sadece boş bir karanlıktan ibaretti.
Ertesi gün dükkanda bir hayalet gibi, kendi varlığımdan şüphe ederek dolaştım. Rafların arasındaki o bildik tozlu rayiha bile artık bana yabancı, hatta biraz da iğneleyici geliyordu. Zihnim bir çare, bir çıkış yolu bulmak için kitapların arasındaki o tanıdık labirentlerde koşturuyordu ama hayır, kapılar yüzüme kapanmıştı. Varsa bile, bu yeni gerçekliğin alfabesini henüz çözememiştim. Yine de içimde, tüm bu mantıklı imkansızlığa meydan okuyan garip bir umut filizleniyordu; belki de sadece istemenin, bir şeyi tüm ruhunla arzulamanın yaratacağı o kadim güce sığınıyordum.
O akşamüstü annem, elinde taze pişmiş çöreklerin o sıcak kokusuyla dükkâna uğradı. Babamın yeni kurduğu aydınlatmalar rafları pırıl pırıl yapıyordu; dükkân hiç olmadığı kadar aydınlıktı ama benim içimdeki karanlık, o ışıkların sızamayacağı kadar derine kök salmıştı.
"Isla, yüzün kireç gibi tatlım," dedi annem, elini şefkatle alnıma koyarak. "Yine mi o eski defterlere, tozlu araştırmalara gömüldün?"
Yutkundum. Boğazımdaki o sert yumruyu eritmek istercesine kahvemden bir yudum aldım ve aniden anneme sarıldım. Normalde fiziksel temastan ve duygularımı açık etmekten pek hoşlanmayan o mesafeli karakterim için bu, neredeyse bir teslimiyetti. Annem şaşırmıştı ama duraksamadan beni göğsüne bastırdı; o her zamanki anlayışlı sessizliğiyle sarılmama karşılık verdi.
"Bir şey yok," diye fısıldadım, "Sadece eskileri düşündüm. İyi ki varsınız." Gülümsedi, "Sen de güzelim," dedi.
Annem elindeki fincanı tabağına usulca bırakıp çöreklerden birini bölerken, ben de dumanı tüten kahvemden derin bir yudum alıp aradığım o boşluğu yakaladım. Sesimdeki titremeyi gizlemeye çalışarak sordum: "Anne, şeyi hatırlıyor musun? Fiona... İlkokuldayken hep bize gelen, hani ailesiyle buralardan taşınan kız?"
Annem kaşlarını hafifçe çatarak uzaklara baktı; zihninin raflarında tozlu bir dosyayı arar gibiydi. "Fiona mı? Ah, evet... MacLean'lerin küçük kızıydı, değil mi? Sahi, ne oldu onlara? Babasının işi yüzünden Londra’ya taşınmışlardı sanırım. Çok uzun zaman oldu Isla, nereden esti şimdi?"
"Hiç," dedim, kalbimin üzerine koca bir kaya oturmuş gibi. "Geçen gün eski bir fotoğraf gördüm de... Çok yakındık sanıyordum."
Annem hafifçe güldü, her zamanki bilge tavrıyla devam etti: "Çocukluk arkadaşlıkları öyledir Isla. O yaşlarda dünyan sadece o bahçeden ibarettir, o kişi de dünyanın merkezidir. Ama hayat araya girer, yollar ayrılır. Onlar taşındıktan sonra bir iki mektup yazdınız ama sonra koptu gitti işte. Araya mesafeler girince her insan kendi hikâyesine odaklanıyor ve paylaşılanlar sadece ruhumuza kazınan birer anı olarak kalıyor; belki de hayatın olağan akışı budur."
Onun zihninde Fiona sadece silik bir hatıraydı; oysa benim zihnimde o, dün gece dizime yatıp ağlayan, her sırrımı bilen, can dostumdu. Şimdi ise aramızdaki o devasa köprü, ben daha üzerinden geçemeden havaya uçurulmuştu. Anılar hiç yazılmamış bir kitabın sayfaları gibi havada asılı kalmıştı.
Annem gittikten sonra dükkânın sessizliği daha da ağırlaştı. Işıkları söndürmedim, Yedinci rafa tekrar baktım. Eğer anılar sadece bizim zihnimizdeyse ve kimse onları doğrulamıyorsa, o anılar hala gerçek sayılır mıydı? Yoksa ben, kendi yarattığım bir kurgunun içinde kaybolan tek okur muydum?" Rafların arasında dolaşırken Kerem’in bıraktığı o ahşap gemiye çarptı gözüm. "Kendi rüzgârını yaratanlar..." diye fısıldadım. Ben bir rüzgâr yaratmıştım ama o fırtına beni çarpmış, Fiona'ya iyi gelmişti belki. Artık ne bir umudum ne de değiştirebileceğim bir sayfa kalmıştı. Tarih yazılmış, mürekkebi kurumuş ve ben dışarıda kalmıştım. Telefonuma uzandım, ekranı aydınlatıp Fiona’nın o son fotoğrafına tekrar baktım. Yanında ailesi, yüzünde o yabancı ama huzurlu gülümseme... Kalbimdeki sızı yerini ağır, oturmuş bir kabullenişe bıraktı. "Olsun," diye fısıldadım karanlığa doğru, "O mutlu ya... Bu boşlukta sadece ben kalsam da olur."
Dükkânı kilitleyip vagonuma döndüğümde, Şiir ve Mısra beni kapıda karşıladı. Sakin ve beni anlayan bir ifadeyle yanıma yanaşıp, adeta beni sakinleştiriyorlardı. Tüm gece onlarla dertleştik. Onların o dilsiz ama derin dostluğu, ruhumdaki o uğultuyu biraz olsun dindirdi. Kendime gelip hayatıma devam etmem gerekyordu. Karakterimle zıt düşmek, mantığımı tamamen terk etmek istemiyordum ama yaşadığım şeyler de hiç normal değildi...
Zihnimin bir köşesi "Huzura dön," derken, diğer köşesi o yedinci rafın ardındaki imkânsızlığı sayıklıyordu. Karakterimin o kontrollü yapısı, bu açıklanamaz olaylar karşısında çatırdıyordu.
BÖLÜM 11: Teknik Çizimlerin Sessiz Dili
Daktilomun başına geçtim ama kafamı toplayıp odaklanamıyordum. Yazmayı seviyordum ama okumak şuan bana iyi gelecekti, hissediyordum. Raflarımın arasında buldum kendimi. Gözüme, diğerlerinden daha farklı duran, kapağında İstanbul’un o puslu sokaklarından bir kesit olan bir kitap çarptı: 'Zamanın Bendi'. Yazarı, Türkiye’den ünlü restoratör olan Zeynep Güneş Türker'di.
Kitabı elime aldığımda kapağındaki o soğuk mermer dokusu fotoğrafı, sanki dükkânın içindeki havayı bir anlığına değiştirdi. Zeynep Hanım’ın olgunluk döneminde yazdığı bu eser, 2003 yılında İstanbul’da okuduğu kitaplar arasında rastladığı tuhaf bir mimari notun izini sürüyordu. Sayfaları çevirdikçe bir çevirmen titizliğiyle satırların ruhuna sızdım.
Yazar, kitabın 'Terazi' adlı bölümünde şöyle bir not düşmüştü:
'Bazı anlar vardır ki; zamanın dikiş yerleri sökülür. Bir restoratör olarak mermerin üzerindeki kalsifiye tabakayı kaldırırken hissettiğim o ürperti, aslında bin yıl önceki bir ustanın nefesinin bugüne çarpmasıdır. Eğer bir gün kendinizi zamanın akışına direnen bir bendi tutarken bulursanız, korkmayın. Biz restoratörler sadece taş temizlemeyiz; biz o taşın üzerindeki unutulmuşluğu ayıklarız.'
Bu cümleleri okurken içimdeki o faili meçhul sızının hafiflediğini hissettim. Zeynep Hanım’ı hiç tanımıyordum, muhtemelen dünyanın bir ucundaki bu vagon evden ve benim yedinci rafımla olan kavgamdan asla haberi olmayacaktı. Ama o, 2003 yılında o satırları kâğıda dökerken, sanki on yıl sonra benim Edinburgh'da yaşayacağım o büyük fırtınanın kıyısına küçük bir fener bırakmıştı. O fenerin ışığı ne geleceği değiştiriyordu ne de geçmişi geri getiriyordu; sadece yalnız olmadığımı fısıldıyordu.
Fiona’nın hayatındaki o devasa değişikliği kabullenmek, ruhumda telafisi imkânsız bir çeviri hatası gibi duruyordu. Metnin akışına uymayan, yabancı ve eğreti duran o tek kelime artık bendim. Günlerdir zihnimde dönüp duran soru, dükkânın tavan arasındaki tozlu pencerelerden sızan ışık gibi her an şekil değiştiriyordu: Eğer bu kitabevi kuşaklardır bizlerin parmak izleriyle mühürlenmişse, neden sadece ben o yedinci rafın davudi sesini duymuş ve o oyuğun içindeki taşın kadim soğukluğunu tenimde hissetmiştim? Mantığımın sustuğu yerde, babamın somut gerçekliğine sığınma umuduyla aile evine doğru yola çıktım.
Babamın çalışma odasına girdiğimde, taze lehim kokusu ve havada asılı duran statik elektriğin hafif çıtırtısı karşıladı beni. Bir elektrik mühendisi titizliğiyle dükkânın aydınlatma planlarını önüme serdiğinde, bakışlarım gayriihtiyari yedinci bölmeye saplandı. Babam için her şey, kâğıt üzerindeki birer ölçü birimiydi; yedi ise sadece bir rakamdan ibaretti.
"Baba," dedim, sesimi bir kitabın tozlu sayfaları arasından süzülür gibi mesafeli tutmaya çalışarak. "Dükkânın bu yedi bölmeli yapısı... Büyük büyük dedem Thomas mı böyle istemişti? Hani 'Yedi, bir binanın ruhunu tutar' dermiş ya..."
Babam gözlüğünü burnunun ucuna indirip planların üzerindeki tozları şefkatle üfledi. "Thomas Thomson, o rafları bizzat Konstantiniyye’den getirttiği asırlık meşe ağaçlarıyla inşa etmiş Isla," dedi, sesinde hem gurur hem de bitmek bilmeyen bir hayranlık vardı. "Ben sadece bu mekânın ışığını kuran bir teknisyenim; dükkânın ruhu benim ellerime hiç bulaşmadı. Ama büyük deden... O, sen dükkânın başına geçene kadar orayı sadece bir dükkân değil, sırlar barındıran bir emanetçi gibi korudu."
Babam mutfağa kahve tazelemeye gittiğinde, masanın kenarında duran, zamanın sararttığı o dosya beni kendine çekti. Kapağını araladığımda kalbim, raylarda hızlanan bir vagon gibi çarpmaya başladı. Bunlar kitabevinin asırlık mimari planlarıydı; ancak bir farkla: Yedinci rafın olduğu bölge, sanki bir uyarı fişeğiymiş gibi kırmızı bir mürekkeple daire içine alınmış ve yanına kurşun kalemle o tanıdık, sert hatlı "7" rakamı düşülmüştü. Planın alt köşesinde, hâlâ hayatta olan ama sessizliğine çekilmiş dedemin o kadim imzası duruyordu. Bu bir teknik çizim değil, kaderin yol haritasıydı.
BÖLÜM 12: Rayların Arasındaki Zaman Yolcusu
Dedeme gitmek için bindiğim tren, Edinburgh’un gri pusunu yararak ilerlerken içimde tarif edilemez bir "deja vu" sancısı vardı. Çantamda dedemin eski notları, zihnimde ise Fiona’nın o huzurlu ama benim için yabancı olan gülümsemesi...
Tren uzun bir tünele girdiğinde vagon bir anda zifiri karanlığa gömüldü; tıpkı o meşum kazanın yaşandığı gecedeki gibi sağır bir karanlık. Işıkların yeniden yanmasını beklerken, rayların sesinde tuhaf, metalik bir kırılma oldu. Gıcırtılar daha ağır, daha kadim bir uğultuya dönüştü. Kulaklarım çınlarken başımın döndüğünü hissettim. Gözlerimi açtığımda, vagonun içindeki atmosfer tamamen değişmişti.
Karşımda oturan yolcular, Victoria dönemi bir tablodan fırlamış gibiydi; sert yünlü kumaşlar, devasa silindir şapkalar ve ellerinde deri kaplı kalın defterler... Karşımda oturan adam, heyecanla yanındakine bakarak, "Buharlı makinelerin devri yeni bir çağa kapı aralıyor dostum," diyordu. Havada modern zamanların o steril kokusu yerine, geniz yakan kömür dumanı ve nemli yün kokusu vardı.
Sanki vagonun pencereleri manzaraya değil, tarihin henüz mürekkebi kurumamış bir sayfasına açılmıştı. Zamanın bu denli akışkan bir kâğıt gibi katlanıp beni içine hapsedişi, mantığımı felç etmişti. Adamın kullandığı o arkaik İngilizce, kulağımda Gökçe’nin şifalı bitkileri fısıldadığı o anki gibi yankılanıyordu. Tam adama "Hangi yıldayız?" diye soracakken, tren ikinci bir tünele daldı. Karanlık tekrar üzerime çöktü ve saniyeler sonra gün ışığı vagonu yeniden doldurduğunda; karşımda yine kulaklıklarıyla dünyadan kopmuş modern yolcular vardı.
Trenden indiğimde dizlerimin bağı çözülmüştü. Dedemin sarmaşıklarla kaplı evine vardığımda, onu eşikte beklerken buldum. Sanki az önce o zaman raylarında kaybolduğumu biliyormuş gibi bakıyordu bana.
"Isla," dedi sesi rüzgârın içinden süzülen bir fısıltı gibi. "Yedinci kapıyı araladın, değil mi? Zamanın o vahşi ruhuna bizzat dokundun."
BÖLÜM 13: Mürekkebi Kuruyan Kader
Dedemin bahçesindeki yaşlı çınar ağacının gölgesi, Kocamustafapaşa’daki o vakur sükûneti andırıyordu. "Isla," dedi dedem, titreyen elleriyle çay uzatırken. "Zaman doğrusal bir nehir değil; o, yedinci rafın arkasındaki gizli bölme gibi kat kat açılan kadim bir parşömendir."
Yutkundum. "Dede," dedim sesim çatallanarak. "Fiona’nın ailesini kurtardım ama karşılığında biz olan her şeyi kaybettim. Bu nasıl mümkün olabilir?"
Dedem ağır bir iç çekerek yanıma oturdu. "Yalnız değilsin Isla. Ben de gençliğimde tarihin kanayan bir yarasını dikmeye çalıştım. Bir hayatı kurtardım ama karşılığında kendi dünyamdaki bir başka ruhun silinişini izledim. Oraya dokunan kişi, artık hikâyenin bir kahramanı değil, yazarıdır. Ve hiçbir yazar, sildiği satırları unutmaz."
"Bunun geri dönüşü yok mu?" diye fısıldadım.
"Maalesef canım. Yedinci kapı bir kez kapandığında, içeride bıraktığın her şey yeni bir gerçekliğin mürekkebi olur. Sen Fiona’ya bir ömür bağışladın ama bedelini geçmişinizi feda ederek ödedin. Mürekkep kurudu Isla. Artık o sayfayı ne kadar silmeye çalışırsan çalış, altındaki o asıl hikâyeyi geri getiremezsin. Hatırlıyorsun, çünkü hatırlamak bu mucizenin sana kestiği asıl faturadır."
BÖLÜM 14: Fırtınanın İki Yüzü
Vagonuma döndüğümde yalnızlık, odanın köşelerine sinmiş rutubetli bir gölge gibi karşıladı beni. Mısra ve Şiir annemdeydi; onların o dilsiz ama varlığıyla evi ısıtan dostluklarına alışmış ruhum, bu boşluk karşısında savunmasız kaldı. Gece boyu düşüncelerim gözlerimden süzülüp yastığıma mühürlenirken, Edinburgh’un gri şafağını uykusuz karşıladım.
Ertesi gün öğle saatlerinde kitabevinin kepenklerini kaldırdım. Zihnimi, kalbimdeki o faili meçhul sızıdan uzaklaştırmak için dükkânın teknik işlerine gömüldüm. Kepenkler için usta çağırdım, yeni aldığım tabloları duvarların asırlık sessizliğine çiviledim. Ancak Edinburgh’un esareti peşimi bırakmıyordu.
Akşam çökerken dükkânın kapısını kilitlemek için elim anahtara gittiğinde, gökyüzü sanki görünmez bir işaret bekliyormuş gibi aniden patladı. Şehrin o meşhur, insanın iliğine işleyen sağanağı saniyeler içinde camları dövmeye başladı. "Birazdan diner," diye mırıldandım, kendime dahi inandıramadığım bir teselliyle. "Dinince çıkar, vagonun sıcaklığına, Şiir ve Mısra’nın güvenli limanına sığınırım."
Ama dinmedi. Aksine, yağmur yerini dükkânın asırlık çerçevelerini yerinden oynatan, binanın boşluklarında hayaletler gibi ıslık çalan feci bir fırtınaya bıraktı. Dışarıdaki sokak lambaları yağmurun perdesi arkasında silinip giderken, kitabevinin içindeki o ağır, eski kâğıt kokusu, dışarıdan sızan nemli toprak kokusuyla karıştı.
Üzerime çöken o tarifsiz halsizlikle savaşamadım. Halsizlik değildi bu aslında; günlerin, biten hikâyelerin ve hatırlayan tek kişi olmanın verdiği o ruh yorgunluğuydu. Köşedeki kadife koltuğa, dizlerimi karnıma çekerek büzüldüm. Dışarıyı, camdan aşağı süzülen o hırçın su yollarını izlerken göz kapaklarımın altına kurşun dökülmüş gibiydi. Yağmurun camdaki ritmi, yavaşça zihnimin derinliklerine sızan bir ninniye dönüştü. Bilincim, son bir kez rüzgârın sesini duydu ve sonra karanlığa teslim oldu.
BÖLÜM 15: Uyanış: Sarayburnu’nun Işığı
Gözlerimi açtığımda, o camları sarsan uğultu kesilmişti. Kulaklarımda rüzgârın ıslığı değil; ahşabın ahşaba vurduğu tok darbeler, uzaklardan gelen martı çığlıkları ve genzimi yakan yoğun bir deniz tuzu kokusu vardı.
Burası Edinburgh’un o soğuk, dik sokakları değildi. Yüzüme vuran sıcak güneşle irkilerek doğruldum. Altımdaki o yumuşak kadife koltuk gitmiş, yerini güneşten ısınmış, kaba saba yontulmuş devasa bir ahşap kütük almıştı. Avuçlarımı sert oduna bastırıp etrafıma bakındım. Gördüğüm manzara, bir rüya olamayacak kadar keskin, mantığımın kabul edemeyeceği kadar canlıydı.
Etrafımda bir insan seli akıyordu ama hiçbiri tanıdık gelmiyordu. Kendimi bir anlığına Edinburgh’daki dükkânın rafları arasında, Osmanlı tarih kitaplarından birinin sayfasına hapsolmuş gibi hissettim. İnsanlar, başlarında kırmızı fesleri, üzerlerinde o dönemin ruhunu taşıyan ince, tiril tiril ama vakur kıyafetleriyle önümden geçip gidiyorlardı.
Limanın gürültüsü, Edinburgh’un fırtınasından bin kat daha şiddetliydi. Satıcıların ellerindeki tepsileri sallayarak, daha önce hiç duymadığım o sert ve ritmik dilde söyledikleri nakaratlar havada uçuşuyordu. Kelimeleri seçemiyordum; sesler birbirine karışıyor, rüzgârla birlikte genzime dolan taze ekmek ve baharat kokusu zihnimi bulandırıyordu. Bir an için dükkânda uyuyakalmadığımı, aksine tüm hayatımın bir rüya olduğunu ve asıl gerçeğin bu tozlu, kalabalık liman olduğunu sanacak kadar sarsıldım.
BÖLÜM: 16 Mutfaktaki Sessiz Ortaklık
Kapının pirinç çanı zihnimi ikiye böldüğünde, Edinburgh’un dondurucu gerçeğine sert bir iniş yaptım. İçeri giren rüzgâr, az önce rüyamda soluduğum o sıcak İstanbul havasını dükkânın tavanına savurup yok etti.
Kapıda duran kadın sırılsıklamdı. Bir elinde karnını, diğer elinde ise üzerine dükkânın loş ışığının vurduğu birkaç ıslak alışveriş poşetini tutuyordu. Yüzünde, bu havada dışarıda kalmış olmanın verdiği o hafif mahcubiyet ama bir yandan da güvenli bir liman bulmuş olmanın rahatlaması vardı.
"Lütfen kusura bakmayın," dedi, sesi titreyerek. "Alışverişten dönüyordum, otobüs bozulunca eşimle telefonlaştık. Beni duraktan alacaktı ama onun da arabası yolda kalmış. Telefonumun şarjı tam o sırada bitti... Polise gitmeyi düşündüm ama ışığınızı görünce... Ayaklarım beni buraya getirdi."
Hemen yanına gidip poşetlerini aldım. İçlerinde taze sebzeler ve üzerinde çocuk kıyafetleri olan bir paket vardı. Onu mutfağa, dükkânın en kuytu ve sıcak yerine buyur ettim.
"Ben Isla," dedim, üzerindeki ıslak pardösüyü askıya asarken. "Doğru yerdesiniz. Bu fırtınada dışarısı bir labirentten farksızdır."
Mutfağın o dar tezgahında, annemin sabah gelip bıraktığı, kapağını açınca odaya taze kekik kokusu yayan sebze çorbası duruyordu.
Clara, titreyen parmaklarıyla sıcak kâseyi kavradığında, mutfağın o dar alanına sadece taze kekik kokusu değil, tarif edilemez bir rahatlama da yayıldı. Ben de karşısındaki tabureye iliştim. Dışarıda dünya yerinden oynuyordu ama burada, kaynayan tencerenin çıkardığı hafif tıslama sesi her şeyi bastırıyordu.
"Kusura bakma," dedi Clara, çorbasından küçük bir yudum aldıktan sonra. "Böyle bir akşamda bir yabancının yükü olmak istemezdim. İskoçya'da insanlar kapılarını pek kolay açmazlar, hele ki bu saatte."
Gülümsedim. "Burası bir kitabevi, Clara. Burada her yabancı, henüz okunmamış bir hikâyedir sadece. Hem annem hep şöyle derdi: 'Eğer dışarıda fırtına varsa, tenceredeki fazladan bir kepçe çorba senin değil, kapıyı çalacak olanındır.'"
Bu söz onu yumuşattı. Omuzlarındaki o gerginlik yavaşça dağıldı. Bana eşinden bahsetmeye başladı; adı David’miş. Bir ilkokul öğretmeniymiş ve akşam yemeği için Clara’nın en sevdiği balığı almış, yolda geliyormuş. Alışveriş poşetlerini gösterdi; içinden sarkan taze pırasaları ve o minik, yün patikleri...
"Altıncı ayımız bitti," dedi elini karnının üzerinde gururla gezdirerek. "Bazen onunla konuşuyorum. Ona babasının ne kadar sakar olduğunu, Edinburgh’un gri taşlarını anlatıyorum. Bugün alışveriş yaparken bir an durup düşündüm; acaba o hangi dükkânları sevecek? Hangi kitapların kokusuna aşık olacak?"
Gözlerim istemsizce dükkânın raflarına kaydı. "Burayı sevecektir," dedim içtenlikle. "Buradaki raflar sadece kağıt taşımaz. Bazen, hiç bilmediğimiz zamanların sesini de saklarlar."
Clara, kaşığını bir anlığına bırakıp yüzüme baktı. Bakışları bilgece bir merakla doluydu. "Senin hikâyen ne Isla? Bu kadar kitabın arasında, sanki bir şeyi bekliyormuş gibi duruyorsun. Sadece bir çevirmen değilsin, öyle değil mi? Sanki kelimelerin ötesinde, başka bir dili de duyuyormuşsun gibi bir halin var."
Ona rüyamdan, Sarayburnu’nun yakıcı güneşinden veya Kerem’in o şaşkın bakışlarından bahsedemedim. Ama mutfak masasının altındaki ayaklarımın, o limanın tozunu hâlâ üzerinde taşıdığını hissediyordum.
"Ben sadece emanetçiyim Clara," dedim usulca. "Babamın raflarına, annemin tariflerine ve bazen de kimsenin inanmayacağı rüyalara emanetçilik yapıyorum."
Gecenin geri kalanı, David’in arabasının tamir edilip edilemeyeceğine dair tahminler yürütmekle, Clara’nın bebek için seçtiği isimleri tartışmakla geçti. O konuştukça, benim Edinburgh’un o yalnız çevirmeni olan kimliğim biraz daha esniyor, yerini hayatın o basit ama güçlü neşesine bırakıyordu. Ancak dükkânın içindeki o asırlık ahşap raflar, biz gülerken bile sanki derin bir nefes alıyor gibi çatırdıyordu.
Gecenin Sessizliğinde İki Kadın
Clara, dükkânın mutfağındaki o eski masaya iyice yerleşti. Telefonu, daktilonun yanındaki prizde yavaşça canlanırken, sonunda David’e ulaşmayı başardı. Sesindeki o rahatlama dalgası, mutfağın soğuk havasını bile ısıtmaya yetti.
"Evet David... Hayır, merak etme. Çok nazik bir bayanın yanındayım, Thomson Kitabevi’ndeyim. Burası çok güvenli. Yol kapalıysa sakın zorlama, sabah erkenden gelirsin. Evet, bebek de iyi... Seni seviyorum."
Telefonu kapattığında yüzünde dünyalara bedel bir huzur vardı. Bana dönüp gülümsedi. "Sabah ilk ışıklarla burada olacakmış," dedi. "Eğer senin için de uygunsa, bu gece bu güzel kitapların kokusuna sığınabilir miyiz?"
"Elbette," dedim. "Burası sadece bir dükkân değil Clara, bazen sadece sığınacak bir limandır."
O gece Edinburgh’un o hırçın fırtınası camları döverken, biz mutfaktaki ocağın başında, sanki yıllardır tanışıyormuşuz gibi konuştuk. Ben ona dükkândaki bazı nadir eserlerin hikâyelerini anlattım, o bana bebeğinin odasını ne renk boyayacaklarını... Saatler ilerledikçe seslerimiz fırtınanın uğultusuna karıştı. Clara, mutfaktaki küçük kanepede üzerine örttüğüm yün battaniyenin altında derin bir uykuya daldığında, ben dükkânın o loş, mistik sessizliğine geri döndüm.
Sabahın İlk Işıkları ve Veda
Sabah, Edinburgh’un o puslu, gri güneşi camlardan içeri sızarken dükkânın önünde bir araba durdu. Fırtına dinmiş, geriye sadece ıslak taşlar ve taze bir toprak kokusu kalmıştı. Clara heyecanla ayaklandı, gece boyu dükkânın o ağır havasını dağıtan gülümsemesiyle bana sarıldı.
"Teşekkür ederim Isla," dedi kapıdan çıkarken. "Bu gece sadece fırtınadan değil, sanki kendi korkularımdan da kaçıp buraya sığındım. David geldi."
Kapının pirinç çanı son kez çınladı. Clara, eşinin koluna girip arabaya binerken arkasından bakakaldım. Dükkân bir anda eski, o tanıdık ama ağır sessizliğine büründü. Ancak mutfak masasındaki o iki boş çay bardağı ve Clara’nın poşetinden düşmüş olan o küçük yün patik, her şeyin gerçek olduğunun kanıtı gibiydi. Tam kapıyı kilitliyordum ki, dükkânın en arka köşesindeki Yedinci Rafın kerestesinden, sanki birinin limanda halat çözmesi gibi derinden bir çatırtı geldi. Dükkânın derinliklerine, o sesin geldiği yere doğru adım attım. Babamın taktığı yeni ışıklar, rafların arasındaki tozu bile kutsal bir hare gibi gösteriyordu ama Yedinci Raf’ın o karanlık oyuğu, ışığı yutan kara bir delik gibiydi. Thomas Thomson’ın mirası mıydı bu, yoksa zihnimin bana oynadığı bir oyun mu? Cevapsız soruların ağırlığı altında omuzlarım çöktü.
Az önce Clara ile paylaştığım o sıcaklık, yerini geniz yakan o tanıdık, asırlık kâğıt ve rutubet kokusuna bıraktı. Kendi evimde, kendi hayatımda bir yabancı gibiydim. Fiona’yı kurtarmıştım ama karşılığında Edinburgh’un bu gri sokaklarında yapayalnız kalmıştım. 'Mürekkep kurudu,' demişti dedem. Ama bu dükkânın ahşap damarlarında hâlâ taze bir kanın, bitmemiş bir cümlenin dolaştığını hissedebiliyordum.
Koltuğuma gömüldüm. Gözlerim ağırlaşırken, camdaki yağmur damlalarının ritmi yavaş yavaş bir liman gürültüsüne, uzaktan gelen martı çığlıklarına karışmaya başladı. Edinburgh’un o kemiklere işleyen soğuk yağmuru, dükkânın camlarında dilsiz bir ağıt yakarken, koltuğumun sıcaklığında bilincimin ağır ağır çözüldüğünü hissetmiştim. Elimdeki kitaptan sızan o yelkenli hayali, odadaki sarı ışıkla birleşip beni uykunun o dipsiz kuyusuna davet etmişti. Ama o kuyunun dibinde, beni bekleyen şey yine o tanıdık, kavurucu sarsıntıydı.
BÖLÜM 17: Rıhtım uykusu
Gözlerimi açtığımda, ciğerlerime dolan hava artık yağmur kokmuyordu.
Güneşin rıhtım taşlarından seken çiğ ışığı, zihnimi bir bıçak gibi kesti. Avuçlarımın altında dükkânın ahşap kokusu değil, güneşten kavrulmuş, üzerine deniz tuzu sinmiş o sert toprak vardı. Şakaklarımın zonklamasıyla birlikte, o sinsi korku yeniden kalbime tünedi: Yine mi bir şeyleri bozdum?
İçimdeki o huzursuz sesi, dükkândaki o son anlarımı hatırlayarak susturmaya çalıştım. Hayır, o dilsiz oyuğa parmağımın ucuyla bile dokunmamıştım. Dedemin o sert uyarısı hâlâ kulaklarımdaydı: "Mürekkep kurudu." Ben o kurumuş mürekkebi ıslatacak hiçbir şey yapmamıştım. Eğer o kapıyı ben açmadıysam, o zaman bu sadece bir uykuydu. Zihnimin, o yorgun Isla’yı korumak için kurduğu, gerçeğinden ayırt edilemeyecek kadar kusursuz bir kaçış rampası...
"Sadece uykudayım," diye fısıldadım, bu kez sesimin içindeki titremeyi bastırarak.
Üzerimdeki kiyafetler değişmişti olabilir dedim sakin bir şekilde olabilir rüya bu uçuyor da olabilirdim gerilmene gerek yok. Belimdeki kuşağı düzeltme ihtiyacı hissettiğimde akçeyi farkettim iyi bari dedim rüya olduğuna bir kanıt daha, kendiliğinden üstüm değişiyor para var oluyor.
Tarih kitaplarından fırlamışçasına önümde beliren şerbetçi, yüksek perdeden bir nidayla sokağı çınlatıyordu. Başındaki fes, güneşin altında rengi solmuş, morarmış bir kırmızıya dönmüştü. Boğazımın kuruduğunu hissedince cebimdeki akçelere güvenerek, yarım yamalak Türkçemle bir bardak şerbet rica ettim. Baharatlı, ferah ve vişneli o içecek hem susuzluğumu giderdi hem de içimi ürperten bir dinginlik verdi.
Şerbetin serinliği boğazımdan aşağı süzülürken, dilimde kalan o gerçeküstü karanfil ve vişne tadı mantığımın son kalesini de kuşatıyordu. "Rüyalar bu kadar lezzetli olamaz," diye fısıldadı içimdeki ses. Ama ben o sesi Edinburgh’un sisiyle boğmaya kararlıydım. Eğer bu bir rüyaysa, bu akçeler de sadece zihnimin yarattığı illüzyonlardı.
Rıhtımın karmaşasına doğru bir adım attım. Her şey her zamankinden daha gürültülüydü. Hamalların küfelerinden sızan ter kokusu, balıkçı tezgâhlarından yükselen bayat deniz rayihası ve az ötedeki fırından yeni çıkmış simitlerin dumanı... Bu kadar çok duyuyu aynı anda inşa etmek için insanın zihninin devasa bir kütüphane olması gerekirdi. Belki de öyledir diye düşündüm; belki de Thomas Thomson’ın günlüğündeki her kelime, ben uyurken zihnimde bir tuğlaya dönüşmüştü.
Limana yeni yanaşmış devasa bir kalyonun gölgesine sığındım. Geminin ıslak halatları rıhtıma vurdukça çıkan o tok ses, sanki zamanın kendi nabzıydı. Tam o sırada, kalabalığın içinde bir yarık açıldı. Omuzlarım dikleşti, nefesim göğüs kafesimde asılı kaldı.
Gemicilerin, tüccarların ve keşişlerin arasında, iskelenin ucundaki o tanıdık silüeti seçmem uzun sürmedi: Kerem.
Ama Edinburgh’daki o yorgun gezgin değil; buranın, bu zamanın tozuna bulanmış, sanki yüzyıllardır bu rıhtımda halat çözüyormuşçasına oraya ait bir Kerem... Elinde bir rulo kâğıtla, bir gümrük memuruyla hararetli bir şeyler konuşuyordu.
"İmtiyazlı bir rüya bu," dedim kendi kendime. "Karakterleri bile dükkânımdaki insanlardan ödünç alıyorum."
Ona doğru yürümeye niyetlendim ama ayaklarım rıhtımın sıcak taşlarına yapışmış gibiydi. Kerem, sanki varlığımı hissetmiş gibi aniden başını çevirdi. O an, zihnimdeki rüya kurgusunun en büyük hatasını gördüm. Eğer bu benim rüyam olsaydı, Kerem beni gördüğünde sadece bir imge gibi donup kalmalıydı. Oysa Kerem’in gözlerinde gördüğüm şey, bir hayalin taşıyamayacağı kadar ağır bir insani duyguydu: Dehşet.
Yüzü kireç gibi bembeyaz oldu. Elindeki rulo kâğıt parmaklarının arasından kayıp taşların üzerine düştüğünde, ağzından dökülen o sessiz fısıltıyı kalabalığın gürültüsüne rağmen ruhumda duydum:
"Isla? Hayır, henüz değil... Bunu yapmaman gerekiyordu!"
Bana doğru koşmak için bir hamle yaptı ama o an rıhtımdaki her şey bir mum alevi gibi titremeye başladı. Kerem’in o panik içindeki yüzü bulanıklaştı, sesler derin bir uğultuya dönüştü.
Edinburgh’un o dondurucu sessizliği suratıma bir tokat gibi indi. Bilincim, İstanbul’un o yakıcı rıhtımından koptuğu o sancılı eşikte bir süre daha asılı kaldı. Henüz kendime gelememiştim ki telefonumun keskin sesi dükkânın boşluğunda yankılandı.
Ekranın mavi ışığı, rafların arasında titrek gölgeler yaratarak sönüp yanıyordu. Elimi uzattım ama parmaklarım havada asılı kaldı. Kimdi bu saatte arayan? tam açmaya yeltendiğim anda ise sustu. Ekran karardı. Cevapsız çağrılara baktım kayıtsız nunaraydı belki geri dönmeliydim ama bilmek istemiyordum. Belki de sadece yanlış bir numaraydı.
BÖLÜM:18 Oyuktaki miras
"Rüya olmalı," diye mırıldandım kendi kendime. Sesim, raflardaki binlerce kitabın arasında kaybolup gitti. "Sadece çok gerçekçi, çok ağır bir rüya..."
Hâlâ rüyamdaki o şerbetin tadını dilimin ucunda hissediyordum. Kalktım, dükkânın içinde bir hayalet gibi dolaşmaya başladım. Babamın kurduğu aydınlatma düzeneği, dükkâna her zaman olduğundan daha steril, daha modern bir hava katmıştı; bu ışıklar altında mistik hiçbir şeye yer yoktu. Raflara dokundum, ahşabın sertliğini ve tozun o tanıdık kokusunu içime çektim. Her şey yerli yerindeydi. 1740 yılının o tozlu limanı, Edinburgh'un gri taşları arasına sığmayacak kadar büyüktü.
Yine de ayaklarım beni benden bağımsız bir şekilde o yedinci rafa, o karanlık oyuğun önüne götürdü. Merdivenin basamaklarını tırmanırken kalbim, rüyadaki o rıhtım gürültüsüyle yeniden çarpmaya başladı. Mantığım "Yapma, orada hiçbir şey yok" diye fısıldıyordu ama ruhumdaki o sızı durmak bilmiyordu.
Oyuğun önüne geldim. Babamın taktığı spot ışığı, boşluğun içini tüm çıplaklığıyla aydınlatıyordu. Elimi o karanlık oyuğa daldırdım.
Hiçbir şey.
Sadece taşın kadim, ruhsuz soğukluğu... Parmaklarım boşlukta beyhude bir çabayla gezindi. Ne bir kapı açıldı ne de zamanın dikiş yerleri söküldü.
Tam ümidimi kesip elimi çekecekken, parmak uçlarım oyuğun en dip köşesinde, pürüzlü taşın ardında yumuşak, kadifemsi bir dokuya çarptı. Kaşlarım çatıldı. Elimle o dokuyu kavrayıp kendime doğru çektim.
Ağır, tozlu bir örtünün altına gizlenmiş, küçük ama heybetli bir sandıktı bu. Annemin sözünü ettiği thomasın 7 numaralı sandığı olmalıydı bu.
Dengemi koruyarak aşağı indim ve sandığı masanın üzerine, Kerem’in ahşap gemisinin hemen yanına bıraktım. Meşe ağacından yapılmıştı, köşeleri işlemelerle korunmuştu. O gece dükkânda, elim o ağır meşe sandığa değdiği an içimi tarif edilemez bir korku kaplamıştı ama merakım korkumu yenmek için can atıyordu. Açmaya çalışsam da mümkün değildi, üzerinde ne bir kilit deliği vardı ne de bir açma yeri.
BÖLÜM 19: Defne
Uzerinden üç gün geçti. Vagonumda oturmuş yasadiklarimı dusunuyordum, Fiona, kerem, gökçe, günlük, oyuk, 7... tüm bunlar rüya olabilir miydi, kısa zamanda neler oldu hayatımda. Arkadaşım, ailesi l, son yasadiklarim peki? Ne kadar rüya olduğuna inanmak istesem de şerbet tadı ıstanbulun tenime giren güneşi, heyecan bunlar çok gerçekti. Dışarıda yağmur, vagonun metal tavanına ritmik darbeler indiriyordu. Mısra, ayak ucumda kıvrılmış uyuyordu. Derken vagonun küçük kedi kapısı gürültüyle sarsıldı.
Şiir, tüyleri ıslanmış bir halde içeri daldı. Ama her zamanki gibi doğrudan mama kabına gitmedi. Islaklığını silkelemek bile aklına gelmemiş gibi, vakur adımlarla yanıma yaklaştı. Ön patilerini dizime dayayıp o kehribar gözlerini doğrudan gözlerime diktiğinde, ağzında parlayan metalik bir parıltı fark ettim.
"Yine ne getirdin yaramaz?" diye fısıldadım, elime bir yaprak ya da bir dal parçası bırakacağını sanarak.
Şiir, ağzındakini avcumun içine nazikçe bıraktı. Bu, ince işçilikle dövülmüş, gümüş rengi, küçücük bir anahtardı. Anahtarın sap kısmı, tıpkı Gökçe’nin dükkânındaki o kokuyu andırır gibi, zarif bir defne yaprağı şeklinde tasarlanmıştı.
Dizlerim titredi. Bu anahtarın o gece dükkânda bulduğum, kapakları inatla kapalı duran o sandığa ait olduğunu anlamak için kahin olmaya gerek yoktu. Şiir bu anahtarı nereden bulmuştu? Dükkânda mı saklıydı, yoksa birisi onu Şiir aracılığıyla bana mı göndermişti?
Anahtarın metali, sanki hala birinin teninin sıcaklığını taşıyormuş gibi avcumun içinde ısınmaya başladı. Gözlerimi kapatıp o anahtarı sıktım. Artık kaçış yoktu. Anahtarın üzerinde bu sekiz köşeli, keskin hatlı bir Kuzey Yıldızı sembolü vardı tıpkı keremin ahşap gemisinin üzerine kazınan yıldız gibi... O gece, avcumda o gümüş yıldızın iziyle sabahı zor ettim. Dükkânın kapısını açtığımda, içerideki durağan hava bile bana bir şeyler fısıldıyor gibiydi. Kerem’in ahşap gemisi, bıraktığım masanın üzerinde, sabahın gri ışığında öylece duruyordu.
Anahtarı gemideki o sekiz köşeli yıldıza yaklaştırdığımda, aklım hâlâ bunun bir çocuk oyunu olduğunu, anahtarın oraya asla uymayacağını savunuyordu. Ama metal metale değdiği an, sanki iki ayrı zaman dilimi birleşiyormuş gibi pürüzsüzce "tak" diye oturdu.
Gemi artık bir anahtardı.
Gemiyi bir mühür gibi sandığın üzerindeki o kaba "7" rakamına bastırdım. Hiçbir gıcırtı ya da direnç olmadan, sanki bin yıldır bu anı bekliyormuş gibi kapak hafif bir solukla aralandı. İçeriden yükselen o yoğun, taze defne kokusu bir an için başımı döndürdü.
Sandığın içinde ne bir hazine vardı ne de sayfalarca süren bir mektup.
En üstte, Thomas Thomson’ın o sert el yazısıyla, sararmış küçük bir pusula kâğıdı duruyordu. Üzerinde sadece tek bir satır yazılıydı:
"Yazılmamış olanı oku."
BÖLÜM 20: Sandığın Sırrı
Sandığın içinden çıkan o sararmış pusulayı; "Yazılmamış olanı oku" cümlesini avcumda sıkarken kalbim göğüs kafesime sığmıyordu. Bu, sıradan bir kâğıt parçasından fazlasıydı; Thomas Thomson’ın asırlık nefesi sanki ensemde dolaşıyordu. Zihnim bir labirent gibiydi ama tek bir çıkış yolu görünüyordu: Dedem. Babamın babası, bu dükkânın yaşayan hafızası... Thomas’ın dilsiz vasiyetini ve bu imkânsız bilmeceyi çözebilecek yegâne kişi oydu.
Sandığı aceleyle o karanlık oyuğa geri ittim. Önünü en kalın, en heybetli ansiklopedilerle kapattım; sanki fiziksel bir engel, bu mistik gerçeği gizlemeye yetecekmiş gibi... Masanın üzerinde ne gümüş bir parıltı ne de ahşap gemiden bir iz kalmadığından emin olduktan sonra, titreyen ellerimle telefona uzandım.
Tam numarayı çevirecekken, dışarıdan gelen sert bir fren sesi Edinburgh’un o mağrur sessizliğini bir cam gibi parçaladı. Sokağın o durgun havası, yerini hırçın bağrışmalara bırakmıştı. Bir hırsızlık vakası olduğu, kalabalığın uğultulu nabzından anlaşılıyordu. O anki ruh halimle dışarıdaki her gürültüyü şahsıma yönelik bir tehdit, bir uyarı gibi algılıyordum. Polis sirenleri havayı döverken dükkândan çıktım. Sokaktaki gerginlik, polislerin müdahalesiyle bir sis gibi dağılınca derin bir nefes alıp dükkâna yöneldim.
Fiona: Parçalanmış Bir Hatıra
Kapının önünde, vitrin camından içeriye merakla, sanki kaybettiği bir şeyi arıyormuş gibi bakan o silüeti görünce adımlarım yere çakıldı. Fiona.
Onu orada görmek, tüm bu tekinsiz olayların ortasında bana beklenmedik bir sığınak hissi vermişti. "Merhaba," dedim, sesimdeki o ele veren titremeyi bir gülümsemenin ardına gizlemeye çalışarak.
Fiona yavaşça bana döndü. Bakışları yüzümde uzun, sorgulayıcı bir keşfe çıktı. Sanki zihnindeki tozlu ve eksik sayfaları karıştırıyor, aradaki o yirmi yıllık devasa uçurumu yamamaya çalışıyordu. En sonunda gözlerime odaklandığında, o aşina olduğum aydınlık gülümseme dudaklarına yayıldı.
"Aman Tanrım, Isla!" dedi hayretle. "Gözlerinden tanıdım seni... Ne kadar değişmişsin, ama o bakışlar hâlâ aynı."
Buralarda bir davası olduğunu, geçerken bu eski dost dükkânına uğramak istediğini anlattı. Hiç düşünmeden onu içeriye, sıcak bir kahvenin dumanına davet ettim. Ancak Fiona eşikten içeri adımını attığı an, yüzündeki kan çekildi; havayı bir avcı titizliğiyle, derin derin kokladı.
"Bu koku..." dedi, sesi bir anda kuyu dibinden geliyormuş gibi derinleşmişti.
İstifimi bozmamaya çalışarak, "Evet, defne," dedim sakince. "Uzaklardan gelen bir misafirim getirmişti. Oldukça baskın ve ruhu dinlendiren bir kokusu var, değil mi?"
Cümlem henüz havada asılıyken, Fiona tutunacak bir boşluk ararcasına sendeledi ve saniyeler içinde yanındaki sandalyeye yığıldı.
BÖLÜM 21: Hafızanın Uyanışı
Neye uğradığımı şaşırmıştım. Hemen yanına koşup onu ayıltmaya, bu ağır atmosferden çekip almaya çalıştım. Birkaç dakika sonra kirpikleri titreyerek gözlerini araladı. Bana baktığında gözlerinde saf bir dehşet, kafa karıştırıcı bir yas ve sonsuz bir boşluk vardı.
"Isla," dedi fısıltıyla. "Az önce bir rüya gördüm... Yoksa bir sanrı mıydı? Aksi takdirde, hiç yaşanmamış, hiç tadılmamış anılar bir insanın zihninde nasıl bu kadar etten ve kemikten uyanabilir?"
Yutkundum. Fiona’nın "rüya" dediği şeyin, benim ellerimle dikişlerini söktüğüm o tozlu geçmişin tortuları olduğunu biliyordum. Gökçe'nin defne kokusu, onun ruhundaki o paslı kilidi acımasızca kırmıştı.
Tam o sırada dedem dükkâna girdi. Bastonunun ahşap zemindeki tok sesi, sessizliği böldü. Fiona’yı tanımadı; onun için o, torununun dükkânındaki sıradan bir yabancıydı. Onu kolundan tutup arka tarafa, sandığın olduğu kuytuya çektim ve fısıldadım:
"Dede, hani dönüş yoktu? Hani feda ettiğimiz hayatların kapısı bize sonsuza dek kapanmıştı? Bak, Fiona burada! Ve o koku... O koku her şeyi tetikliyor."
Dedem, sandıktan yayılan o yoğun, geniz yakan defne rayihasını ciğerlerine doldurduğunda gözleri buğulandı. Şaşkınlığı, korkusundan çok daha büyüktü. "Ben... ben bunu başaramamıştım Isla," dedi sesi çatallanarak. "Gittiğim yollar hep mühürlüydü. Ama sen... sen bir gedik açmışsın. Zaman seni dışarı kusmamış, aksine bu kokuyla sana gümüş bir köprü bırakmış."
Gözlerim masadaki gemiye kaydı. "Galiba," dedim, "Gemi, raflar ve Gökçe... Denklem burada, bu kokuda çözülüyor."
Dedem, o sırada telefonuna sarılmış olan Fiona’ya baktı. "Bu koku," dedi bilgece, "doğrudan Gökçe’den geliyor. Thomas’ın günlüğünü hatırla; Gökçe o defne dallarını ocağa atarken ne demişti? 'Koku hafızayı canlandırır, ruhu uyandırır.' "Thomas bu rafları Gökçe'nin bahçesindeki o devrilen ulu ağaçtan yaptırdı Isla," "O ağaç kesilince ölmedi; sadece form değiştirdi. Kerem'in getirdiği gemi ile dükkanın rafları aslında aynı gövdenin parçaları belli ki. Bir araya geldiklerinde, Gökçe’nin asırlar önce mühürlediği o büyü, defne kokusuyla uyanıyor." Fiona’nın zihnindeki o zorla açılan boşluklar, bu kadim kokuyla doluyor. Sen onun hayatına, ruhuna bu defne dumanıyla sızıyorsun."
İçerideki defne kokusu artık sadece bir koku değildi; Fiona’nın çalınmış yıllarını ve benim feda ettiğim o kayıp dostluğu birbirine bağlayan, zamansız bir iplikti. Fiona telefonu kapatıp bize döndüğünde, az önceki o "yabancı" ve mesafeli bakışları gitmişti. Yerine, sanki çok uzun bir sürgünden evine dönmüş gibi, derin ve hüzünlü bir sükûnet gelmişti.
"© 2024-2026, Nisa Nur K. Tüm hakları saklıdır. Bu adreste paylaşılan içerikler izinsiz kopyalanamaz ve paylaşılamaz. İzinsiz kullanım durumunda yasal yollara başvurulacaktır."
Yorumlar
Yorum Gönder