Kayıtlar

Thomson Kitabevi 'eilidh'

Eilidh ve Yeni bakış  Yeni bir gün, yeni bir mürekkep lekesi demekti benim için. Dükkanın kapısını açtığımda karşılaştığım o kadim kâğıt kokusu, her zamanki gibi sadık bir dostun selamı gibiydi. Yol boyu yanımdan ayrilmayan şiir ve mısra kitabevimden içeri girer girmez içeri rafların aralarına sızmışlardı bile. Musterilerim gelmeden gizli yollarını arşınlamadan, ben daktilomun başına geçmeden önce dükkanı "iyileştirmeye" karar verdim. Bazı günler, kitaplar bile dinlenmeye ihtiyaç duyardı. Tozlarını alırken onlarla fısıldaşmak, bir çevirmenin kelimelerle olan bitmek bilmeyen randevusunun en sessiz parçasıydı. Tam o sırada kapıdaki pirinç zil, dükkanın sabah mahmurluğunu dağıtan berrak bir ses çıkardı. İçeriye giren ilk kişi, isminin tınısı bile güneşli bir günü müjdeleyen Eilidh’ti. Onu en son aylar önce, omuzlarında ağır bir hastalık yüküyle uğurlamıştım. Şimdi ise karşımda duran kadın, sanki bütün o ağrılı cümleleri silmiş, yerine umut dolu ünlemler yerleştirmiş bir şiir gib...

Sıfırıncı Bölge

Sıfırıncı Bölge Oryantasyon Sempozyumu (Yıl 2285) Amfideki ışıklar söner. Sahnenin ortasında devasa, üç boyutlu bir hologram belirir. Hologramda birbirine paralel duran ince şeffaf kumaş katmanları vardır. Baş Operatör: "Bakın beyler, bayanlar... Şu an gördüğünüz şey, evrenin dokusu. Birbirine değmeden duran binlerce paralel gerçeklik. Normalde bu katmanlar asla birbirine temas etmez. Ama 21. yüzyıldan itibaren insanlık, zamanın doğasıyla o kadar çok oynadı ki, artık bu kumaşlar aşındı." (Hologramda iki kumaş katmanı birbirine sürtünür ve arada parlak, cızırtılı bir delik açılır.) "İşte bu bir Yırtık. Bu delik açıldığında, diğer taraftaki bir nesne veya kişi bizim tarafımıza 'sızar'. Eğer o sızıntıyı zamanında yamamazsanız, iki evren o noktadan birbirine kaynamaya başlar. Bu ne demek biliyor musunuz? New York’un ortasında bir anda 12. yüzyılın vebası yayılabilir ya da Roma İmparatorluğu'nun ortasına bir hidrojen bombası düşebilir. Gerçeklik çöker." Genç...

Nykos

​I. BÖLÜM: Nykos’un Sağır Sessizliği ​Nykos’un öğle sıcağı, insanı sadece terletmez; aynı zamanda sustururdu. Ege’nin tuzuyla kavrulmuş rüzgâr dar sokaklardan geçerken, sanki birilerinin fısıltısını taşıyor ama kimse o fısıltıya kulak asmaya cesaret edemiyordu. Roma’nın bu uzak ama gururlu eyaletinde düzen, her şeyin üzerindeydi. Statüko, mermer kadar sert ve değişmezdi. ​Kyra, pazar yerinin en uç köşesinde, bir incir ağacının gölgesinde oturuyordu. Önündeki sergide ne mermer işlemeler ne de pahalı şaraplar vardı; sadece kurumuş dağ kekikleri, bir miktar kükürt ve kimsenin adını bilmediği acı kökler... Şehirde ona "Şaman" demiyorlardı. Roma yasalarına göre "kâhinlik" ve "büyücülük" devletin temellerini sarsacak kadar tehlikeli işlerdi. O, halkın gözünde sadece **"Otacı Kadın"**dı; geceleri rüyasında gördüğü ağrıları gündüzleri otlarla dindiren, toplumun kıyısında yaşayan bir gölge. ​Ancak Kyra’nın bir yeteneği vardı: Gözlerini kapattığında, sadec...

Thomson Kitabevi 'Miller'

MILLER Edinburgh I Hava iyice soğumuştu; kaldırım taşlarının güneş ışığıyla ısınma umudu artık tamamen yitmişti. ​"Şehrin nemli nefesi sokağın her yanına sinmiş, cadde ağır bir sessizliğe bürünmüştü. Sabahın erken saatleriydi, şehrin terk edilmiş banliyö hattındaki vagon evimin o dar ama sıcak mutfağında hazırladığım kurabiyeleri fırından çıkardım. Dışarıya, bahçeye çıkmak için sabırsızlanan kedilerimin peşinden ben de hızlanıp, her sabah olduğu gibi onlarla birlikte çıkıp kitabevimin yolunu tuttum." Kapıyı açtığımda duyduğum o eski kâğıt kokusu, günümü her zaman güzelleştirirdi. Buranın yalnızca bir iş yeri değil, benim kalem olduğunu bir kez daha hissettim. Kurabiyeleri tabağa dizip sert kahvemi masama koyduktan sonra, yeni hikâyeler fısıldayan daktilomun başına geçtim. O gün kitabevi her zamankinden kalabalıktı. Herkesin kendi dünyasına dalıp kitaplara gömülmesi içimi ısıtan bir tabloydu. Daktilomun tuşlarıyla baş başa kalalı henüz birkaç saat olmuştu ki otuz yaşlarında, s...

Thomson Kitabevi 'Victoria'

Edinburgh Victoria   Dışarıda Edinburgh’un o meşhur gri gökyüzü, şehri ağır bir battaniye gibi sarmalamıştı. Ben masamda yeni bir roman çevirisi için notlar alırken, kapıdaki çan sertçe çaldı. İçeri; yağmura rağmen saçları hiç bozulmamış, stiletto topuklarının tıkırtısı kitabevinin sessizliğini inleten bir kadın girdi. Adı Victoria’ymış. Victoria, rafların arasında dolaşırken kitaplara; sanki birer sanat eseri ya da hikaye taşıyıcısı gibi değil de yeni dekore ettiği salonuna uygun birer "aksesuar" gibi bakıyordu. Bu durum bana garip gelse de ağzımı açmamış, sessizce onu izlemeye koyulmuştum. "Bu köşedeki kitapların rengi fazla solgun," dedi; elindeki marka çantayı masamın kenarına bırakırken. "Bana daha canlı, tercihen zümrüt yeşili ciltli bir şeyler lazım. Salonumdaki kadife koltuklarla kontrast oluşturmalı." Kitap içerikleri hakkında bilgi verecek oldum ama yüzündeki umursamaz ifadeyi görünce sadece, "İçeriği önemli mi?" diye sorabildim. Sesimd...

Zamanın Bendi

Zamanın Bendi 12 Temmuz 2001 Sabahın ilk ışıkları Zeyrek’teki atölyemin yüksek pencerelerinden süzülürken, havada asılı duran o ince toz zerrelerini izleyerek içiyorum ilk kahvemi. 42 yaşındayım; insanın hem geçmişin ağırlığını hem de geleceğin telaşını aynı anda hissettiği o garip, tekinsiz eşikteyim. Hayatım, bu atölyenin rutubet kokan ama bana dünyanın en görkemli kütüphanesi gibi gelen duvarları arasında akıp gidiyor. Fatih’teki bu dükkân benim sığınağım. Raflarda dizili duran onlarca numune; Anadolu’nun kalbinden sökülmüş taş örnekleri, Roma’nın vakur mermer parçaları, Osmanlı’nın yanık tuğlaları... Her biri benim için soluk alıp veren birer organizma. Masamda duran bistürilerim, büyüteçlerim ve farklı sertlikteki fırçalarım ise tek gerçek dostlarım. Bir yüzeyi temizlemek için saatlerce, bazen günlerce uğraşırım. O kalsifiye olmuş sert tabakanın altından yüzlerce yıl önceki ustanın el izi çıktığında, parmaklarım o izle buluştuğu an... İşte o an takvimler susuyor, bulunduğum yılı u...

Thomson Kitabevi 'Geçmiş'

Bölüm 1: Kitabevim Edinburgh ​Güneş o sabah sadece görünmek için gökyüzündeydi; ısıtmak, ekim tercihleri arasında yer almıyordu. Ayaz paltomun içine nüfuz etmeden aceleyle kitapçı dükkanıma girdim. Soğuktan nasibini alan dükkanımın ısınması için elektrikli ısıtıcıyı açtım. Isıtıcıdan gelen ufak cızırtı, sıcaklık henüz yayılmadan o hissi vermeye yetmişti. Sabahın bu erken saatinde, tabii bu soğukta, caddenin bomboş oluşu olağandı. Kendime hazırladığım kahve ve elime aldığım roman ile cam kenarına geçmek benim için paha biçilmez bir keyifti. ​Tam kahvemden bir yudum alacakken arka raflardan gelen tıkırtı beni sesin geldiği yöne doğru gitmeye itti. Bir kitabın yere düştüğünü fark ettim; eğilip aldığımda ise yüzümde bir gülümseme belirdi. Bu, adıma imzalanan ilk kitaptı: ​ "Isla'ya sevgilerle, Alexander McCall Smith" ​Kitabımın sayfalarını ağır ağır çevirdiğimde on beş yaşına geri döndüğümü hissettim. Onbeş yıl öncesine, o güne.. Bölüm 2: Bir Gezginin Emaneti  Kerem ​Bin...