Zamanın Bendi

Zamanın Bendi

12 Temmuz 2001

Sabahın ilk ışıkları Zeyrek’teki atölyemin yüksek pencerelerinden süzülürken, havada asılı duran o ince toz zerrelerini izleyerek içiyorum ilk kahvemi. 42 yaşındayım; insanın hem geçmişin ağırlığını hem de geleceğin telaşını aynı anda hissettiği o garip, tekinsiz eşikteyim. Hayatım, bu atölyenin rutubet kokan ama bana dünyanın en görkemli kütüphanesi gibi gelen duvarları arasında akıp gidiyor.
Fatih’teki bu dükkân benim sığınağım. Raflarda dizili duran onlarca numune; Anadolu’nun kalbinden sökülmüş taş örnekleri, Roma’nın vakur mermer parçaları, Osmanlı’nın yanık tuğlaları... Her biri benim için soluk alıp veren birer organizma. Masamda duran bistürilerim, büyüteçlerim ve farklı sertlikteki fırçalarım ise tek gerçek dostlarım. Bir yüzeyi temizlemek için saatlerce, bazen günlerce uğraşırım. O kalsifiye olmuş sert tabakanın altından yüzlerce yıl önceki ustanın el izi çıktığında, parmaklarım o izle buluştuğu an... İşte o an takvimler susuyor, bulunduğum yılı unutuyorum.

14 Mayıs 2001

Bugün masamda Süleymaniye’nin restorasyonundan artan, kenarı kırık bir mermer lotus motifi var. Üzeri o kadar kalın bir kireç tabakasıyla örtülü ki, dışarıdan bakan biri için sadece sıradan bir moloz yığını. Ama ben biliyorum; o inatçı kabuğun altında, beş yüz yıl evvel bir ustanın sabırla attığı çentikler gizli.
Eğilip bistürimin ucuyla tabakanın en zayıf noktasına küçük bir dokunuş yapıyorum. Çıt. Bu ses, dünyanın en güzel melodisidir benim için. Taşın üzerindeki kireçli zırh hafifçe çatlıyor.
"Zeynep Hanım, yine mi o mermerle konuşuyorsunuz?"
Başımı kaldırmadan gülümsüyorum. Sesin sahibi Ali; artık çıraklıktan çıkıp sağ kolum olan o heyecanlı genç. 20’li yaşlarının başında, bu işin kalbi olan "sabretme" sanatını yeni yeni öğreniyor. Elinde iki bardak taze çay, tozlu masanın ucuna ilişiyor.
"Konuşmuyorum Ali," diyorum, sesimdeki o yorgun ama dingin tonla. "Sadece dinliyorum. Bak, bu kalsifiye tabaka yaklaşık iki milim kalınlığında. Şehir havası, nem, rüzgâr... Hepsi birleşip taşın üzerine bu kalkanı örmüş. Eğer neşteri çok dik tutarsan orijinal mermeri yaralarsın, çok yatay tutarsan temizleyemezsin. Bu, taşın deri değiştirmesi gibi bir şey."
Ali büyüteçle yaklaşıyor. "Ama hocam, bu kadar küçük bir parça için günlerce uğraşmaya değer mi? Sonuçta artık ana yapının bir parçası değil."
Çayımdan bir yudum alıp mermere bakıyorum. "Değer Ali. Çünkü bu tabakayı kaldırdığında, o ustanın beş asır önce bıraktığı parmak izine dokunacaksın. Biz sadece mermer temizlemiyoruz; biz o adamın emeğinin üzerindeki 'unutulmuşluğu' ayıklıyoruz."
Ali bir an sessiz kalıyor; taşın cazibesine kapıldığını görebiliyorum. Ben o inatçı tabakayı mikron mikron soyarken, dükkânın dışından gelen Fatih'in o kaotik gürültüsü; seyyar satıcılar, çocuk çığlıkları ve korna sesleri atölyenin kalın duvarlarına çarpıp eriyerek uzaklaşıyor.

6 Eylül 2001

Bugün atölyeye gitmeden önce kendime bir boşluk yaratıp Beyazıt Devlet Kütüphanesi’nin yolunu tuttum.
Kütüphanenin en alt katında, ışığın bile girmeye çekindiği o kuytu köşedeyim. Önümde Mimar Sinan’ın şantiye defterlerinden birinin, 1500’lerin sonuna ait suretleri duruyor. Sayfalar taş ocağı listeleri ve usta akçeleriyle dolu.
Tam cildi kapatacakken, sayfanın en altına, ana metinden gizlenmiş gibi duran bir not çarptı gözüme. Dönemin o ağdalı divani hattıyla değil de, daha aceleci ve şahsi bir yazıyla düşülmüş:
'Şehrin batı kapısında, suyun denizle birleştiği o dar boğazda bir terazi kurdum. Kefenin birine Marmara’nın hırçın tuzunu, diğerine durgun suyun nefesini koydum. Bu terazi, taşın taşa değdiği yer değil; zamanın zamana değdiği yerdir. Eğer o sular bir gün bulanırsa, balçık nefesi keserse, terazi bozulur. Kilit taşı gevşerse, dün bugüne, bugün düne karışır. Emanetim, o suyun saflığındadır.'
Donup kaldım. "Şehrin batı kapısı...", "Suyun denizle birleştiği dar boğaz..." Sinan bir mühendis gibi değil, bir kâhin gibi konuşmuş. Ama neresi burası? İstanbul’un batısında suyla denizin kavuştuğu yer çok. Ancak o "terazi" ve "köprü" iması... Notun yanındaki o belli belirsiz mühür izi her şeyi değiştiriyor: İki gölün arasına kurulmuş, on üç kemerli bir siluet.

8 Eylül 2001

Her sokağın altında başka bir sokağın, her taşın altında başka bir devrin nefesinin varlığını düşünerek çıktım bu sabah evimden. Günler, ellerimdeki nasırların sertleşmesi ve zihnimdeki soruların keskinleşmesiyle geçiyor. Restoratörlük sabır işidir derim hep ama bu seferki sabır değil, bir tür bekleyiş. 
Dışarıdan bir seyyar satıcının sesi geliyor, patates soğan diye bağırıyor. Karşıdaki kahvehaneden okey taşlarının şıkırtısı duyuluyor. Hayat akıyor. Herkes bir şeylerin peşinde, ben ise burada, 19. yüzyıldan kalma bir tavan süslemesinin üzerindeki pembe yağlı boyayı milim milim kazıyorum. O pembe yağlı boya tabakası... 1950’lerde ya da 60’larda, muhtemelen bir "yenileme" aşkıyla sürülmüş. Altındaki incecik kalem işçiliğini nasıl bir hoyratlıkla kapattıklarını düşündükçe içim sızlıyor. Boyayı milim milim kaldırırken çıkan o kuru ses, atölyenin tek müziği şu an.
"Hadi bakalım," diye fısıldadım alçıya. "Anlat bana, senin ustan o gün ne düşünüyordu?

11 Eylül 2001

Kütüphanedeki o notu bulalı birkaç gün oldu. Masamdaki işe odaklanmaya çalışıyorum ama zihnim sürekli o satırlara kayıyor. Sinan gibi bir adam, bir mühendislik dâhisinden ziyade bir "usta" olarak, neden "terazi" desin ki? Bizim işimizde terazi dengedir; bir yapının yükünün yere nasıl dağıldığıdır. Ama "zamanın zamana değdiği yer" ifadesi... Bu, bir restoratörün bile kolayca sindirebileceği bir bilgi değil.
Hava bugün Fatih'te iyice ağırlaştı. Atölyenin önündeki yaşlı çınarın yaprakları bile kımıldamıyor.

13 Eylül 2001
Malzeme tükeniyordu. 19. yüzyıl tavan süslemesini kurtarmak için kullandığım özel karışımın içindeki o nadir reçine bitti. Başkasını gönderemem; o reçinenin kokusundan, parmaklarımın arasındaki yapışkanlığından kalitesini anlamam lazım.
Atölyenin anahtarını Ali’ye bırakıp kendimi Fatih’in sıcak, nemli sokaklarına attım. Mahmutpaşa’ya inmek, bir restoratör için sadece alışveriş değil, bir tür "köklerine dönme" seansıdır.
Yokuş aşağı, kalabalığın arasına karıştım. Mahmutpaşa’nın o meşhur uğultusu başladı; her dilden pazarlıklar, askıların birbirine çarpma sesi, dar sokaklarda manevra yapmaya çalışan hamalların "Destur!" bağırışları... İnsanlar omuz omuza, herkes bir yere yetişiyor, herkes bir şey alıp satıyor.
Eskici Hanı’nın arka sokağındaki Aktar İdris’in dükkanına yöneldim. Burası, dışarıdan bakıldığında sıradan bir baharatçı gibi görünse de, biz restoratörler için gizli bir hazinedir. Raflarda sadece nane, kekik değil; kemik tutkalları, ham boya pigmentleri ve o aradığım damla sakızı reçinesi bulunur.
"İdris Efendi, kolay gelsin," dedim, kalabalığın içinden sıyrılıp dükkanın o loş serinliğine adım atarken.
İdris Efendi, gözlüğünün üzerinden bana baktı. "Zeynep Hanım? Sen dükkandan çıktıysan ya kıyamet kopuyordur ya da mermerin canı bir şey çekmiştir."
Gülümsedim. "Mermer değil bu sefer, alçı süslemeler biraz nazlı çıktı. Arka raflardaki o eski usul reçineden lazım bana. Ama en temizinden, tortusuz."
İdris Efendi arka tarafa geçerken, dükkanın önündeki bir kovada duran iri, kristalize olmuş tuz parçaları gözüme çarptı. Gayriihtiyari elimi uzatıp bir tanesini aldım. Parmaklarımın ucunda o kalsifiye olmuş taşların dokusunu aradım. "Al bakalım," dedi İdris Efendi, elindeki küçük keseyi tezgaha bırakarak. "Ama dikkat et, bu seferki biraz daha serttir. Çabuk donar, elini çabuk tutman lazım."
"Atiğimdir bilirsin," dedim, parayı uzatırken.
Dükkandan çıktığımda güneş tam tepedeydi. Elindeki ağır malzemeyle yokuşu tırmanırken, ter sırtımdan aşağı süzülüyordu. Ama o an, Mahmutpaşa’nın o bitmek bilmeyen kalabalığının içinde bir şey fark ettim: Herkes bu kadar telaşlıyken, altımızdaki o devasa tarih ne kadar da sessizdi. Biz yukarıda reçine, kumaş, altın peşinde koşarken; Sinan’ın kurduğu o "terazi" belki de tam şu an, ayaklarımızın çok uzağında paslanıyordu.

16 Eylül 2001

Dışarıda, Fatih’in dar sokaklarını esir alan o yapış yapış, bunaltıcı bir Temmuz sıcağı vardı; sanki gökyüzü şehrin üzerine ağır, nemli bir yorgan sermişti. Atölyemin yüksek tavanları ve kadim taş duvarları ise dışarıdaki bu hırçın sıcağa inat, bana cömert bir serinlik sunuyordu. İçerideki o rutubet ve eski kağıt kokusu, bu havadar boşlukla birleşince ruhuma su serpiyordu.
Bugün ellerim sanki benden bağımsız bir hızla çalıştı; masamdaki o ufak tefek restorasyon işlerini beklediğimden çok daha erken bitirdim. Ancak içimde, biten işlerin getirdiği o huzurdan ziyade, dinmek bilmeyen bir huzursuzluk vardı. Sinan’ın o kütüphane köşesinde bulduğum notları, zihnimde tıpkı bir eserin üzerindeki inatçı kireç tabakası gibi asılı duruyordu. Bir kere aklıma takmıştım; o "terazi"nin gizemi çözülmeden neşterim de fırçam da elimde eğreti duracaktı. Tezgahımın üzerindeki aletleri özenle kaldırıp kütüphanenin yolunu tuttum.  
İstanbul’un batı aksını gösteren eski bir harita açtım. Sinan, kentin batı kapısından dışarı adımını attığında, Marmara’nın hırçın sularıyla göllerin durgun nefesinin birbirine karıştığı o stratejik noktaları birer birer mühürlemişti. Odak noktamı daralttım. Sadece batıdaki köprüler...
Büyükçekmece (Kanuni Sultan Süleyman) Köprüsü’nü düşündüm önce. Dört ayrı bölümden oluşan, denizin üzerinde yüzen o devasa gerdanlık. Sinan’ın "İmzamı attığım eser" dediği o mühendislik harikası. Oradaki düzenek çok daha görkemliydi ama kütüphanedeki not "dar boğazdan" ve "denizle gölün birleştiği o terazi noktasından" bahsediyordu.
Sonra gözlerim haritanın biraz daha doğusuna, kente daha yakın olan o noktaya kaydı: Küçükçekmece Köprüsü.
Marmara’nın tuzuyla gölün tatlı suyunun o amansız kavgasının tam ortasında duran, on üç kemerli o vakur siluet. Büyükçekmece bir gövdeyse, Küçükçekmece bu sistemin "kalbi" gibiydi. Sinan’ın notunda bahsettiği o "dar boğaz" burası olmalıydı. Denizden gelen o hırçın dalgaların gölün durgunluğunu tehdit ettiği, dengenin her an bozulabileceği o kritik eşik.
Eski kayıtlarda Küçükçekmece Köprüsü’nün temelleri hakkında çok az şey söylenmişti. Diğer köprüler taş ocaklarından gelen devasa bloklarla yükselirken, bu köprünün ayakları sanki suyun dibindeki görünmez bir kuvvete tutunuyordu. "Sada-yı kehribar" dedikleri o titreşim, belki de sadece bu dar boğazda, suyun o dar geçitten geçerken yarattığı basınçla çalışıyordu.
"Eğer terazi bozulursa," diye mırıldandım haritadaki on üç kemerin üzerinden parmağımla geçerken.
Küçükçekmece, İstanbul’un batıdaki ilk ve en hassas kilidiydi. Sinan neden Büyükçekmece'deki o devasa yapıyı değil de, buradaki o daha mütevazı ama stratejik on üç kemeri "zamanın zamana değdiği yer" olarak seçmişti? Cevap, o köprünün ayaklarının altına, Marmara'nın dibindeki o karanlık balçığa saklanmış olmalıydı.
Gece yarısını çoktan geçmişti ama uykum yoktu. Atikliğim, yerini soğukkanlı bir stratejiye bırakmıştı. Yarın o banliyö trenine bindiğimde, sadece bir restoratör olarak bir yapıyı incelemeye gitmeyecektim; İstanbul’un batı kapısındaki o sarsılmaya başlayan teraziyi tutmaya gidecektim.

25 Eylül 2001

​Sabahın ilk ışıklarıyla birlikte Fatih’in uykulu sokaklarından sıyrılıp Sirkeci’ye indim. İçimdeki restoratör, o mistik efsanelerin ya da "tılsımlı taş" rivayetlerinin peşinde değildi; ben bir bilim insanıydım. Dokunduğum taşın sertliğini, kalsifikasyonun kimyasını, harcın içindeki horasanın oranını bilen biriydim. Sinan ise sadece bir mimar değil, matematiği taşla konuşturan mükemmel bir mühendisti. Eğer bir "zaman terazisinden" bahsediyorsa, bunun ardında mutlaka statik bir hesap, akustik bir denge ya da henüz keşfedilmemiş mekanik bir mantık vardı. Mantığa ve bilime uygun bir şeyler bulacağımdan emin adımlarla, Sirkeci Garı’nın o yüksek tavanlı ve görkemli peronuna ulaştım. Burayı her zaman sevmişimdir; bana göre tarih kokan mekânların en güzellerinden biridir. İçerideki atmosfer, sanki o trenler her an hareket edip insanı zamanda bir yolculuğa çıkaracakmış gibi bir his uyandırıyor.

25 Eylül 2001- Banliyö Treni, Sirkeci-Halkalı Hattı

Sirkeci Garı’nın o kendine has nemli ve ağır kokusu arasından, annesiyle koştura koştura vagona son anda yetişen o küçük kızı gördüğümde istemsizce gülümsedim. Vagon çok dolu değildi; günün yorgunluğu ve İstanbul’un bitmek bilmeyen uğultusu arasında burası sanki zamanın yavaşladığı bir sığınaktı.
​Elimdeki fotoğraf makinesiyle anları dondurmak, insanların yüzlerindeki o gizli hikayeleri yakalamak en büyük tutkumdu. Makinemi yavaşça çantama koydum ve camdan dışarıyı, o hızla akıp giden İstanbul keşmekeşini izlemeye koyuldum. Ama gözlerim yine o küçük kıza takıldı. En fazla 8 yaşlarındaydı; üzerinde mavi önlük, yanında kırmızı okul çantası, pembe araba kaputu görünümlü sevimli bir beslenme çantası, ayaklarında beyaz dantelli çorap, saçlarında ise güneşin her parıltısında renk değiştiren o kelebekli tokalar... Hafif çekik gözlerini camdan ayırmıyor, içinde mavi sıvı içinde yüzen gemi olan piramit biçiminde camdan kalemliği sıkıca tutmuş dışarıyı izliyordu. Bu treni, rayların o ritmik sarsıntısını sevdiği her halinden belliydi. Ama bakışlarında, bir çocuğun omuzlarına binmemesi gereken, yaşından büyük bir farkındalık vardı.
Sadece bakmıyordu; gördüğü her şeyi, dışarıdaki o karmaşayı anlamlandırmaya çalışıyordu. Gemiye bakıp gülümsedi zihninin bu devasa dünyayı çözmeye çalışmaktan yorulduğunu ama tam o noktada kendini hayatın akışına bıraktığını hissettim. Dünyanın o ağır gerçeklerini sezmiş, fakat neşeye ve pozitifliğe ne kadar çok ihtiyaç olduğunu keşfetmiş bir ruh gibiydi. 
Tren Yenikapı’ya girdiğinde, vagonun o az önceki dinginliği bıçak gibi kesildi. Kapılar açılır açılmaz içeriye devasa bir insan dalgası, taze balık kokusu ve Kumkapı tarafının o telaşlı uğultusu doldu. Vagon artık sadece bir ulaşım aracı değil, İstanbul’un her kesimini birbirine çarparak eriten bir potaydı. İnsanlar omuz omuza girdi; her boşluğa bir gövde yerleşti.
Kuleli’nin önünden geçerken tren raylarda hafifçe yalpalamaya başladı. Dışarıda Marmara, Sinan’ın notunda dediği gibi "hırçın tuzunu" kıyıdaki kayalıklara kusuyordu. Ama trenin içi çok daha kaotikti.
Bakırköy istasyonuna geldiğimizde, o tanıdık manzara yine tekerrür etti: İnen olduğu kadar binen de çoktu. Kapılar kapanmaya çalışıyor, ancak araya sıkışan çantalar, son anda vagona atlayan genç adamlar... Sonunda kapılar tam kapanmadan, aralık kalarak hareket etti tren. Dışarıdan gelen rüzgâr, o aralıktan içeriye ıslık çalarak doluyor; vagonun içindeki ağır havayı dağıtıyordu. O aralık kapıdan dışarı baktığımda, sahil yolundaki arabaların hızla geri kaldığını gördüm. Başımı camdan dışarı, o sahil hattı boyunca uzanan Florya evlerine çevirdim. Hayranlıkla izlemekten kendimi alamıyordum. Fakat tren, o Florya’nın huzurlu yeşilliğinden sıyrılıp Küçükçekmece’ye doğru alçalmaya başladığında, manzara birden değişti. O asil evler geride kalırken, gölün puslu silueti ve Sinan’ın on üç kemerli köprüsü ufukta belirdi. Artık hayranlık yerini tekrar o mesleki titizliğe ve içimdeki huzursuzluğa bıraktı.





"© 2024-2026, Nisa Nur K. Tüm hakları saklıdır. Bu adreste paylaşılan içerikler izinsiz kopyalanamaz ve paylaşılamaz. İzinsiz kullanım durumunda yasal yollara başvurulacaktır."

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Thomson Kitabevi 'Geçmiş'

Sıfırıncı Bölge