Thomson Kitabevi 'Miller'

MILLER

Edinburgh
I
Hava iyice soğumuştu; kaldırım taşlarının güneş ışığıyla ısınma umudu artık tamamen yitmişti. ​"Şehrin nemli nefesi sokağın her yanına sinmiş, cadde ağır bir sessizliğe bürünmüştü. Sabahın erken saatleriydi, şehrin terk edilmiş banliyö hattındaki vagon evimin o dar ama sıcak mutfağında hazırladığım kurabiyeleri fırından çıkardım. Dışarıya, bahçeye çıkmak için sabırsızlanan kedilerimin peşinden ben de hızlanıp, her sabah olduğu gibi onlarla birlikte çıkıp kitabevimin yolunu tuttum."

Kapıyı açtığımda duyduğum o eski kâğıt kokusu, günümü her zaman güzelleştirirdi. Buranın yalnızca bir iş yeri değil, benim kalem olduğunu bir kez daha hissettim. Kurabiyeleri tabağa dizip sert kahvemi masama koyduktan sonra, yeni hikâyeler fısıldayan daktilomun başına geçtim.

O gün kitabevi her zamankinden kalabalıktı. Herkesin kendi dünyasına dalıp kitaplara gömülmesi içimi ısıtan bir tabloydu. Daktilomun tuşlarıyla baş başa kalalı henüz birkaç saat olmuştu ki otuz yaşlarında, spor giyimli bir adam sert adımlarla içeri girdi. Birkaç saniye yabancılık çektikten sonra raflara yöneldi, eline rastgele bir kitap alıp masama yaklaştı. Sayfaları çevirirken sanki kitap hakkında sohbet ediyormuşuz izlenimi vermeye çalışıyordu.

“Merhaba Bayan Thomson, lütfen doğal davranın,” diyerek rozetini iç cebinden usulca çıkardı. Bakışlarını dükkânın en kuytu köşesine; her gün aynı saatte tarih kitaplarının olduğu bölüme giden yaşlı adama, Bay Miller’a çevirdi. Parmak uçlarımda nabzımı hissetmeye başladım. Polis fısıldayarak devam etti: “Bu adamı buralarda çok görüyoruz. Güvenliğiniz için dikkatli olun. O, bizim özel olarak ilgilendiğimiz biri.” Ardından kartını masaya bırakıp sessizce dışarı çıktı.

Bay Miller aylardır bu rafların arasındaki o nazik adamdı ve polisin çizdiği "tehlikeli" portreye hiç uymuyordu. Bu durum beni germişti. O akşam dükkândan çıkarken bana her zamanki gibi nazikçe “İyi akşamlar,” diledi ama bu kez sesindeki tınıda sanki bir veda ya da ağır bir yük vardı. Herkes gittikten sonra Bay Miller’ın bulunduğu rafların arasında gezindim. Parmak uçlarımı kitap sırtlarında gezdirdim. Tarih kitapları, tozlu kapaklar... Dakikalarca bakmama rağmen olağan dışı hiçbir şey göremedim. Sadece kitapların milimetrik bir düzenle, sanki bir cetvelle ölçülmüş gibi durduğunu fark ettim. O gece vagonuma döndüğümde, pencereden dışarı bakarken ilk kez kendimi güvende hissetmedim. Miller bir suçlu muydu sahi?

II
Vagonumdaki köşe koltuğuna geçip dışarıyı seyrederken sakin sarı kızım Mısra yanıma sokuldu. Ardından tekir kızım Şiir de cam kenarındaki yerini aldı. Ertesi sabah, her zamanki huzurlu başlangıçların aksine şehrin ağır havası ruhuma sinmişti. Kitabevini açarken üzerimde bir gerginlik vardı. İçeri girmemin üzerinden birkaç dakika geçmişti ki sekiz-dokuz yaşlarında bir kız çocuğu telaşla içeri daldı. “Kitapların ruhu var mı?” diye sordu aniden. Şaşkınlıkla gülümsedim. “Gel bakalım,” diyerek ona minik şekerlerden ikram ettim. “Ruhları var mıdır bilmem ama ruhu tazelediklerine inanıyorum,” dedim. Birlikte çocuk kitaplarının olduğu bölüme geçtik. Jules Verne kitaplarını anlatırken gözlerindeki ışığı görmek, dünkü kasvetimi biraz olsun dağıtmıştı.

Aslında her şey o küçük misafirimin merakıyla başlamıştı. Ben meyve sularını hazırlarken o çoktan macera arayışına çıkmış, köşedeki eski ahşap kütüphane merdivenini en üst rafın olduğu yere sürüklemişti. “Hey, orası biraz yüksek değil mi?” diye seslendim endişeyle. ​Küçük kız, merdivenin en üst basamağına, benim bile çıkmaya çekindiğim o tehlikeli noktaya tünemiş, rafların derinliklerine bakıyordu. 'Bayan Thomson, burada parlayan bir şey var!' dedi heyecanla. Yüreğim ağzıma geldi; onu sarsmadan, dikkatlice aşağı indirdim. Küçük misafirim gidip kapıdaki çan sesi yankısını yitirdiğinde, titreyen dizlerime rağmen merdivene bu kez ben tırmandım. En üst basamağa ulaştığımda, Miller’ın neden hep bu rafla ilgilendiğini anladım. Benim durduğum yerden sadece kitap sırtları görünürken, o yükseklikte, kitapların arasına ustalıkla yerleştirilmiş küçük bir ayna duruyordu. Aynanın açısı tam olarak sokağın köşesini, karakolun girişini gösteriyordu; bu bir gözlem noktasıydı. Aynanın arkasındaki gravür ise daha ilginçti: Köklü büyük bir ağaç ve tam ortasında yıldız şeklinde bir ışık huzmesi.

Ertesi sabah rafların tozunu alırken bir şey daha dikkatimi çekti: Diğer tüm bölümler zamanın gri örtüsüyle kaplıyken, Miller’ın incelediği o raf parmak izlerinden pırıl pırıl parlıyordu. Kitaplar okunmak için değil, birer basamak ya da tutamak olarak kullanılmıştı. Tüm gün ne Miller geldi ne de polis...

III 
Vagon evim karakola yürüme mesafesindeydi. Bu yakınlık normalde güven verse de bulduğum aynayı gizlemek bende bir vicdan muhasebesi yaratıyordu. Ertesi sabah vagon evimin ıssız liman havasını geride bırakıp, her zaman ki 10 dakikalık yürüyüşümün ardından çarşının kalbine, o tanıdık fırın kokularına ulaştım.
Komşularım fırıncı Bay McGregor ve çiçekçi Bayan Elspeth’i selamlayıp dükkâna geçtim.

O sabah dükkânın havası kapalıyken Fiona içeri girdi. O sadece bir avukat değil, benim seçilmiş ailemdi. Dışarıdan bakıldığında omuzları dik, gri gözleri buz gibi soğuk bir hukuk kadınıydı ama benim yanımda o zırhını kapı eşiğinde bırakırdı. “Yine kendi dünyana çekilmişsin Isla,” dedi yumuşak bir sesle. “Ama bu sefer dükkânda sadece kâğıt kokusu yok, buraya ait olmayan bir gerginlik var.”

Dayanamayıp her şeyi anlattım: Polisi, Miller’ı ve gizli aynayı. Fiona profesyonel ciddiyetine büründü. “Bak Isla,” dedi, “polisler sadece suçla ilgilenir, duygularla değil. Ama senin sezgilerin o adamın kötü olmadığını söylüyorsa durup düşünmek gerek. Senin için bu ismi araştıracağım.”

IV
Sabah dükkânın ağır ahşap kapısını açtığımda, metalik bir çınlama sesi buz gibi havayı deldi. Eğilip baktığımda, kapı eşiğinde, eski ahşap zeminin üzerinde parlayan gümüş bir nesne gördüm. Gece yarısı bir gölge tarafından içeri itilmiş gibi duran, gümüş saplı ve üzerinde kan kırmızısı bir yakut taşıyan bir zarf açacağıydı bu. Avucuma aldığımda gümüşün soğukluğu kalbime kadar işledi. Üzerinde o tanıdık ağaç gravürü vardı.
​Daha nesneyi masama koymaya fırsat bulamadan kapıdaki çan, sanki bir uyarı verircesine sertçe çaldı. Memur Davidson, ıslak yağmurluğundan süzülen sularla içeri daldı. Bakışları dükkânın içinde bir avcı gibi gezindi ve tam o sırada elimde sımsıkı tuttuğum, saklamaya vaktimin yetmediği açacağa kilitlendi. “Görüyorum ki Bay Miller size hatıralar bırakmaya başlamış,” dedi tehditkâr bir fısıltıyla. “Bazen hikâyeler kâğıt üzerinde kalmalıdır Bayan Thomson. Miller’ın hikâyesine dâhil olursanız, son sayfayı sizin yerinize başkası yazabilir.” O profesyonel polis maskesi, gümüşü gördüğü an çatlamıştı; karşımda kurnaz bir dedektif değil, ganimeti görünce sabırsızlanan bir amatör vardı. Öfkeyle doğruldum. “Arama izniniz yoksa lütfen dükkânımdan çıkın.” Davidson çarpık bir gülüşle çıktı. Kapıyı kilitleyip açacağı inceledim. Sapında ince bir kazıma not vardı: “1924, St. Andrews Kütüphanesi Arşivi.”

V
Fiona elinde sararmış bir dosyayla dükkâna daldığında nefes nefeseydi. “Isla, haklıymışsın! Davidson sadece bir polis değil; o, şehrin kirli geçmişini örten bir silsilenin parçası. 1924’te kütüphaneden çalınan mülkiyet belgeleri... Şehrin yarısının kime ait olduğunu kanıtlayan o belgeler asla bulunamadı. Bay Miller, o dönem hırsızlıkla suçlanıp uzaklaştırılan kütüphanecinin torunuymuş!”
Hemen tarih rafına koştum. Tabureye çıkıp paneli inceledim. Ağaç gravürünün ortasındaki yıldız şeklindeki boşluk... Gümüş zarf açacağını oraya yerleştirip çevirdim. Asırlık bir gıcırtıyla panel yana kaydı. Arkasındaki gizli bölmede mühürlü, sararmış bir rulo duruyordu.

VI
Ruloyu elimde tuturken kalbimin atışını şakaklarımda hissediyordum. Tam o sırada arkamda bir gölge belirdi. Hızla döndüğümde Bay Miller ile burun buruna geldim. Yüzü bir kireç kadar solgun, bakışları elimdeki mühürlü ruloya kilitlenmişti.
“Demek buldunuz,” dedi titreyen bir sesle.“Bakışları masada parlayan açacağa kaydı. ‘Dedeniz James, bu dükkânın raflarını sadece kitaplarla değil, dostuna verdiği sözle de örmüştü. Dedem Alistair, o karanlık gecede iftiraya uğramadan hemen önce buraya gelmiş. Elindeki tek kanıtı, yani bu rulo ve açacağı dedenize emanet etmiş. Dedeniz de bu dükkânı sadece bir kitabevi değil, o sırrın kalesi yapacağına yemin etmiş. Yıllardır buraya gelip o rafa bakmamın sebebi buydu; iki adamın yarım kalan onur davasının hâlâ yerinde durup durmadığını görmek... Dedeniz gibi sizin de gözlerinizde o aynı dürüst ışığı gördüğümde, vaktin geldiğini anladım. O açacak ailemden geriye kalan tek hakikat. Sapındaki yakut, dedemin kütüphane kapısında dökülen kanını temsil eder; üzerindeki ağaç ise bu şehrin köklerine salınan yalanları... O ayna sadece yolu izlemek için değildi Bayan Thomson. Davidson’ın babası o dönemin emniyet müdürüydü ve ailemin hayatını kararttı. Ben o aynayla aylardır üniformalı gölgelerin nöbet değişimlerini hesaplıyordum.”
Dışarıdan gelen sert bir fren sesiyle irkildim. Miller, elini zarf açacağının üzerine sıkıca bastırdı. “Davidson bu açacağı gördüğü an anlamıştı. Çünkü bu gümüş parçasının içindeki oyukta, kütüphane arşivinin asıl mühür numaraları kazılıdır. O açacak bendeyken, onların sahte tapuları sadece birer kâğıt parçasından ibaret.”

VII
Davidson içeri daldığında gözlerindeki o çiğ hırs, dükkânın loş havasını bile gerdi. "O belgeleri bana verin!" diye kükredi. Tam elimdeki mühürlü ruloya uzanacakken Fiona, sanki bir mahkeme salonundaymışçasına sakin ama otoriter bir tavırla önüne geçti.
​"Memur Davidson," dedi Fiona, sesindeki her kelime bir tokat gibi iniyordu. "Buraya hiçbir arama izniniz olmadan, üstelik görev saatiniz dışında geldiniz. Daha da önemlisi; Bayan Thomson'a az önce ettiğiniz tehditler ve bu dükkâna yaptığınız baskınlar, bölge emniyet müdürlüğüne 'taciz ve görevi kötüye kullanma' olarak raporlandı bile."
​Davidson duraksadı. Omuzları bir anlığına çöktü. Fiona devam etti: "Elimizdeki bu belgeler sadece eski kâğıtlar değil; babanızın ve sizin yıllardır üstünü örttüğünüz bir talanın kanıtları. Şimdi bu kapıdan sessizce çıkıp gitmezseniz, dışarıda bekleyen yerel basın mensupları ve müfettişler için harika bir manşet olacaksınız. Rozetinizi kaybetmek mi istiyorsunuz, yoksa özgürlüğünüzü mü?"
​Davidson’ın kibri, Fiona'nın buz gibi gerçekleri karşısında tuzla buz oldu. Bakışları masadaki gümüş açacağa, sonra Miller’ın yaşlı gözlerine kaydı. Yenildiğini anlamıştı. Bir kelime bile etmeden, sanki gölgesini de yanında götürmek istercesine hızla dükkândan çıktı. Kapıdaki çan, onun gidişiyle uzun ve hüzünlü bir veda gibi tınladı.
Davidson karanlığa karıştığında, yaşlı adam dükkânın ortasındaki eski ahşap sandalyeye adeta devrildi. Miller’ın elleri birer kuru yaprak gibi titriyordu. Sesi, eski kâğıt kokusuna karışan bir yas gibi derinden geliyordu: “Bayan Thomson... Dedem Alistair o gece elleri kelepçelenerek çıkarıldığında sadece özgürlüğünü değil, onurunu da orada bırakmıştı. Davidson’ın babası, şehrin en değerli arazilerini çalmak için sahte tapular hazırlarken dedem o belgeleri saklayarak bu talana engel olmuştu. Ama bunun bedeli, koca bir ailenin isminin üzerine çekilen siyah bir leke oldu.” Gözyaşları ak sakallarına süzülürken hafifçe gülümsedi. “İskoçya’nın bu kadim semtinde, ‘Hırsız Miller’ın oğlu’ olarak yaşamanın yükünü nihayet bırakıyorum. Artık dedemin mezar taşına ‘Sadık Kütüphaneci’ yazdırabilirim. Başardık... Işık, ağacın tam kalbine vurdu.”
Fiona ile birbirimize baktık. O an dükkândaki eski kitaplar, adaletin bazen çok geç ama mutlaka doğru bir rafta beklediğinin sessiz tanıklarıydı.






"© 2024-2026, Nisa Nur K. Tüm hakları saklıdır. Bu adreste paylaşılan içerikler izinsiz kopyalanamaz ve paylaşılamaz. İzinsiz kullanım durumunda yasal yollara başvurulacaktır."

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Thomson Kitabevi 'Geçmiş'

Zamanın Bendi

Sıfırıncı Bölge