Thomson Kitabevi 'eilidh'

Eilidh ve Yeni bakış 

Yeni bir gün, yeni bir mürekkep lekesi demekti benim için.
Dükkanın kapısını açtığımda karşılaştığım o kadim kâğıt kokusu, her zamanki gibi sadık bir dostun selamı gibiydi. Yol boyu yanımdan ayrilmayan şiir ve mısra kitabevimden içeri girer girmez içeri rafların aralarına sızmışlardı bile. Musterilerim gelmeden gizli yollarını arşınlamadan, ben daktilomun başına geçmeden önce dükkanı "iyileştirmeye" karar verdim. Bazı günler, kitaplar bile dinlenmeye ihtiyaç duyardı. Tozlarını alırken onlarla fısıldaşmak, bir çevirmenin kelimelerle olan bitmek bilmeyen randevusunun en sessiz parçasıydı.
Tam o sırada kapıdaki pirinç zil, dükkanın sabah mahmurluğunu dağıtan berrak bir ses çıkardı.
İçeriye giren ilk kişi, isminin tınısı bile güneşli bir günü müjdeleyen Eilidh’ti. Onu en son aylar önce, omuzlarında ağır bir hastalık yüküyle uğurlamıştım. Şimdi ise karşımda duran kadın, sanki bütün o ağrılı cümleleri silmiş, yerine umut dolu ünlemler yerleştirmiş bir şiir gibiydi. Boynundaki renkli fular, dükkanın kahverengi rafları arasında parlayan bir ışık huzmesi gibi duruyordu.
"Isla," dedi, sesi o kadar canlıydı ki, raflardaki tozların bile neşeyle dans ettiğini yemin edebilirdim. "Hastaneden çıktığım gün kendime bir söz verdim. İlk gideceğim yer, kelimelerin ölmediği, sadece uyuduğu o dükkan olacaktı."
Gözleri pırıl pırıldı. Onun bu yeni halini hangi kelimeyle tercüme edebileceğimi düşündüm. İskoç Galcesinde 'ath-bhreith' derdik buna; yeniden doğuş. Ama Eilidh’in üzerindeki bu enerji, sadece bir kelimeye sığmayacak kadar genişti.
O sırada dükkanın en kuytu köşesinde, bir süredir orada olduğunu bile fark etmediğim o adam belirdi. Elinde çok eski, deri kaplı bir defter vardı; parmak uçları mürekkeple öpüşmüş bir edebiyatçı sessizliğiyle yaklaştı bize.
Adamın adımları, dükkânın gıcırdayan zemininde bile neredeyse hiç ses çıkarmıyordu. Üzerindeki tüvit ceket, yılların birikmiş kütüphane tozunu ve tütün kokusunu kumaşın liflerine hapsetmiş gibiydi. Isla olarak onu bir metne benzetecek olsam, kesinlikle bir kitabın en son sayfasındaki o unutulmuş, ama anlamı tüm hikâyeyi değiştiren o son dipnot olurdu.
​"Kelimeler ölmez, Bayan Thomson," dedi adam, sesi kâğıt hışırtısını andıran boğuk ama otoriter bir tondaydı. "Sadece bazen yanlış ağızlarda yorulurlar. Ama görüyorum ki burada, bir bahar temizliği var."
​Gözlerini Eilidh’in boynundaki o parlak fulara, sonra da kadının yüzündeki ışıltıya dikti. Eilidh, adamın bu kasvetli ama bilge duruşundan hiç ürkmedi. Aksine, o taze enerjisiyle adama doğru bir adım attı.
​"Yorulmuş kelimelere can suyu vermek için geldim ben de," diye karşılık verdi Eilidh neşeyle. "Hastalık insana sadece bedenin kırılganlığını değil, cümlelerin ne kadar sağlam birer asa olabileceğini de öğretiyor."
​Adam elindeki deri kaplı defteri göğsüne daha sıkı bastırdı. "Şifa," dedi kendi kendine mırıldanır gibi. "İskoçya’nın bu gri göğü altında bulabileceğimiz en nadide cevherdir. Ben ise yıllardır bitiremediğim o tek bir paragrafın şifasını arıyorum."
​Isla olarak ikisinin arasında dururken, dükkânın o anki havasını bir sözlük gibi taradım. Bir yanda ölümün kıyısından dönmüş, her nefesi bir bayram havasında soluyan Eilidh; diğer yanda ömrünü tozlu rafların ve bitmemiş cümlelerin arasında eritmiş, adını sormaya bile çekindiğim o edebi hayalet.
​Daktilomun başındaki boş kâğıt beni çağırıyordu ama bu canlı manzara, herhangi bir kurgudan çok daha gerçekti. Eilidh, raflardan rastgele bir kitap çekti. Kapaktaki yaldızlar, parmak uçlarına dokunduğunda gözleri doldu. "Bu kitabın kokusu," dedi derinden bir nefes alarak, "bana dışarıdaki dünyayı, rüzgârı ve hatta denizi hatırlatıyor Isla. Hastane odasının o steril sessizliğinden sonra, bu tozlu kâğıt kokusu hayatın ta kendisi."
​Edebiyatçı adam gözlüklerini düzelterek Eilidh’in elindeki kitaba baktı. "Eski bir deniz günlüğü o," dedi. "Yazarı, hiçbir zaman varmak istediği limana ulaşamadı ama arkasında o limanı hiç görmemiş olanların hayallerini süsleyecek kadar güzel bir rota bıraktı."
İkisini de dükkânın ortasındaki o meşhur, arkalığı hafifçe çatlamış meşe koltuklara buyur ettim. Bir çevirmen için kelimeler neyse, bir ev sahibi için de taze demlenmiş kahve odur; dilleri çözen, ruhları yumuşatan o görünmez bağ. Arka taraftaki küçük mutfağıma geçtiğimde, çekirdeklerin öğütülürken çıkardığı o sert ama vaat dolu ses, dükkândaki eski kâğıt kokusuna karıştı.
Eilidh, deniz günlüğünün sayfalarını sanki birer ipek kumaşmış gibi çevirirken, adam cebinden gümüş bir tabaka çıkarıp sonra dükkânda olduğunun farkına vararak geri yerine koydu. Onun bu tereddütlü hareketi, aslında nezaketinin kurgusundan daha eski olduğunu hissettiriyordu.
Kahveleri tepsiye dizip yanlarına birer parça zencefilli kurabiye bıraktım. Kahvenin dumanı aramızda ince bir tül gibi yükselirken, Eilidh’in gözleri hâlâ kitaptaki sararmış haritalardaydı.
"Biliyor musun Isla," dedi Eilidh, fincanın sıcaklığını elleriyle kavrayarak. "Hastanede geçirdiğim o beyaz gecelerde, hayatımın bir sözlükten ibaret olduğunu düşünmüştüm. Sadece hastalık, ilaç, ağrı, bekleyiş... Kelime hazinem kurumuş bir kuyu gibiydi. Ama bugün, bu dükkânda gördüğüm her sıfat, her zarf bana yeniden nefes alabileceğimi söylüyor. Hayat, sadece hayatta kalmak değilmiş; hayat, o deniz günlüğündeki gibi hiç ulaşamayacağın limanları hayal etme cesaretiymiş."
Edebiyatçı adam kahvesinden küçük bir yudum aldı, gözlerini kısarak Eilidh’e baktı. "Eskiler buna 'Hiraeth' derler," diye mırıldandı. "Asla geri dönemeyeceğiniz ya da belki hiç gitmediğiniz bir yere duyulan o derin özlem... Siz o özlemi, hastalığı atlatarak bir güce dönüştürmüşsünüz. Ben ise o limanı kağıda dökmeye çalışırken boğuluyorum."
Dükkânın camından süzülen solgun Edinburgh güneşi, toz zerrelerini havada asılı bırakan altın bir toz bulutu oluşturdu. O an anladım ki, benim işim sadece diller arasında köprü kurmak değildi. Ben aynı zamanda, dükkânıma sığınan bu yaralı ve umutlu ruhların arasındaki o görünmez noktalamaları koyan kişiydim.
Edebiyatçı adam elindeki deri defteri yavaşça masaya, Eilidh’in elindeki deniz günlüğünün yanına bıraktı. İki farklı zaman dilimi, iki farklı keder ve iki farklı umut masamda yan yana duruyordu.
"Eğer sakıncası yoksa," dedi adam, bakışlarını ilk kez yerden kaldırıp doğrudan Eilidh’in parlayan gözlerine dikerek. "O limanı bulmanıza yardım eden o şiir kitabını ben de görebilir miyim? Belki benim o yarım kalan paragrafımın son kelimesi, sizin iyileşme hikâyenizin bir satır arasında gizlidir."
Isla, Eilidh’in bahsettiği o özel kitabı bulmak için rafların labirentine dalar:
"O şiir kitabı," dedim, sesimdeki heyecanı bastırmaya çalışarak. "Sanırım nerede olduğunu biliyorum."
Yerimden kalkıp dükkânın arka tarafına, tavanın gölgeler içinde kaldığı o yüksek raflara doğru ilerledim. Merdivenin gıcırdayan basamaklarına tırmanırken, dükkânın üst katmanlarındaki havanın daha yoğun, daha bilge olduğunu hissettim. Aşağıda, kahve dumanının arasında sohbet eden o iki yabancı, yukarıdan bakınca eski bir romanın illüstrasyonları gibi görünüyordu.
Parmaklarım, sırtları yıpranmış ciltlerin üzerinde bir piyano çalar gibi gezindi. Bazı kitaplar dokunulmak isterdi, bazıları ise saklanmak. Eilidh’in şifası olan o yeşil kapaklı, kenarları altın yaldızlı küçük cildi, tozların arasına gizlenmiş bir mücevher gibi bulup çıkardım. Kitabı raftan çektiğimde, sanki dükkânın o köşesi hafif bir nefes verdi.
Aşağı indiğimde, edebiyatçı adamın bakışları bendeydi. Kitabı masaya, o deri kaplı gizemli defterin tam yanına bıraktım.
"İşte burada," dedim. "William Blake’in masumiyet ve tecrübe şarkıları... Ama içindeki bir sayfa, sanırım sadece sizin için kıvrılmış."
Edebiyatçı, titreyen parmaklarıyla kitabı aldı. Sayfaları çevirdikçe yüzündeki o sert, mürekkep lekeli ifade yumuşadı. Bir dizede durdu. Sessizce okudu, dudakları mısraları bir dua gibi tekrarladı. O an, dükkândaki zamanın dairesel bir hal aldığını hissettim. Eilidh’in ölümü reddeden neşesi, adamın yarım kalmış cümleleriyle bu küçük yeşil kitabın sayfalarında buluşmuştu.
"Görüyor musunuz?" dedi adam, sesi artık daha berraktı. "Burada, bu satırda... 'Kum tanesinde dünyayı görmek' diyor. Ben dünyayı koca bir paragrafın içine sığdırmaya çalışırken, o tek bir kum tanesine sığmış bile. Benim o eksik kelimem, sanırım 'teslimiyet'miş."
Eilidh gülümsedi. O an dükkâna süzülen akşamüstü güneşi, masadaki kahve fincanlarının kenarlarında parladı. Edinburgh’un dondurucu griliği camın ötesinde kalmıştı; içeride ise üç yabancı, kelimelerin görünmez iplikleriyle birbirimize dikilmiştik.
Güneş yavaşça çekilirken, Eilidh ve o edebiyatçı adam, dükkândan birlikte çıktılar. Kapıdaki zil, bu sefer bir vedadan çok, yeni bir hikâyenin başlangıcı gibi tınladı. Arkalarında sadece yarım kalmış kahve fincanlarını ve havada asılı kalan o yoğun huzuru bırakmışlardı.
Yalnız kaldığımda daktilomun başına döndüm. Sayfa artık boş değildi. Hayat, ben daktilonun tuşlarına basmadan önce kendi hikâyesini masama bırakmıştı bile. Dükkânın o tanıdık karanlığı çökerken, kendime bir bardak daha kahve doldurdum ve bugünün "çevirisini" zihnime kaydettim: Bazı yaralar sadece ilaçla değil, doğru zamanda paylaşılan doğru bir mısrayla kapanırdı.







"© 2024-2026, Nisa Nur K. Tüm hakları saklıdır. Bu adreste paylaşılan içerikler izinsiz kopyalanamaz ve paylaşılamaz. İzinsiz kullanım durumunda yasal yollara başvurulacaktır."

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Thomson Kitabevi 'Geçmiş'

Zamanın Bendi

Sıfırıncı Bölge